Yazar Makaleleri


 Abdullah Büyük


  Milletler, Yasalar ve Sonuçlar
Ekleme Tarihi: 26.08.2018

Abdullah Büyük-Mart/2012

Ribat Dergisi’nin bu sayısı için kaleme aldığımız mesajımızı, yeni anayasa proje ve çalışmalarının yapıldığı ve yeni bir döneme girildiği gerçeğini hesaba katarak okumanızı rica ediyoruz.

Papa Poul, 2000 yıllarında: “Mekke”yi, güneyden kuşatacağız” açıklamasını yapmıştı. Yani Mekke’yi, Afrika’dan kuşatacağız, diyordu. Afrika’daki 10 milyon gayr-i müslim sayısının, bugün 350 milyona çıktığı acı gerçeğinin, biz Müslümanları derin düşüncelere taşıması gerekiyor.

Nüfusunun büyük bir çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz. “Müslüman” demek teslim olan demektir. Allah katından kendisine gönderilen kitaba inanan ve gereklerini yerine getiren insan… Rabbimizin katından Müslüman kullara gönderilen Kur’an, inananların fıtratına ve yaratılışına uygun olan bir hayat tarzıdır. Diğer bir adıyla “İlahi bir iptir, urgandır, halattır.”

Bunun zıddı olan yani insanın fıtratına ve yaratılışına aykırı olan, uyum sağlamayan bir başka hayat tarzı, toplumun felaketlere düçar olmasına sebep teşkil eder. Fıtratına ve hilkatine aykırı olan bir hayat mo­deli insanlığı korkunç uçurumun kenarına getir­mekten başka bir işe yaramamıştır.

“Siz bir ateş uçurumunun tam kenarında iken sizi oradan O kurtardı.” (Ali İmran, 3/103)

Uçurumun kenarına gelenlere son ikaz ve uyarı yapılıyor: “Toptan Allah’ın ipine sarılın.” İşte çözüm ve çare budur ve bu çare insanı yaratan Allah tarafından açıklanmıştır.  Başka çare yoktur. Başka çıkar yol yoktur. Ne Avrupa adetleri, ne batı hayatı uçuru­mun kenarına gelmiş insanlığı kurtaramayacaktır.

Ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Müslümanların varlığı hesaba katılmadan, onların görüş ve kanaatleri alınmadan ortaya konulacak fikir, karar, hüküm, akamete uğramaya mahkûmdur.

Şahsî görüş ve kanaatlerinin tuzağına yakala­nanlar, reçeteyi başka yerlerde arıyorlar. Gayr-ı müslimlerin hayat tarzlarını ve düsturlarını ithal ederek kurtuluşa ereceklerine inanıyorlar. Göz­leri, kalpleri, idrakleri bağlanmış bu zümre tüm in­sanlığın—hassaten müslümanların—hayatı ile oynadıklarının farkında değildir. Ortada “Allah’ın ipi” dediğimiz ilâhî reçete ve kurtu­luş planını anlatan hakikat varken başka mercile­re müracaat edilmektedir. Bu sakat müracaatın te­melden yanlış olduğunu bütün beşeriyetin mürşit ve lideri makamında olan Hz. Peygamberimiz haber vermiştir.

Biz de Müslümanız, biz de Allah’a inanıyoruz, diyerek kendilerini savunanlar kelime-i tevhidin ikinci rüknü olan “Muhammedün Rasûlullah” bölümüne de inanıyorlarsa, buyurunuz o Peygam­berin bu husustaki sözüne hep birlikte kulak ve­relim. Hadisi şerifi okuduktan sonra peygamberi­mize iman edip etmediğimiz, bir noktada ortaya çıkacaktır. Veya Peygamberimizi hayatın hangi bö­lümlerinde kabul edip, hangi bölümlerinde kabul etmediğimizi öğrenmiş olacağız...

“Peygamber size ne verdi ise, onu alın (ve emirlerini tutun). Size neyi yasak etti ise, onu da almayın (yapma dediğini yapmayın).” (Haşr Suresi, 59//7)

Allah’ın ipini bırakarak, insanlığı, ne olduğu belirsiz ve imandan, akideden yoksun olan zihniyete, prensiplere, kurallara teslim olmaya çağıranlar ve çalışanlar ve Müslüman ol­uğunu iddia edenler yukarıdaki ayetin manasına bir daha göz atmalıdırlar. Şahadet kelimesinin ikinci bölümünü teoride söyleyip icraatlarında devre dışı bırakanlar inanç hususunda ne kadar gülünç duruma düştüklerine dikkat etsinler.

Sizlere hikmet ve ibret dolu şu hadisi şerifi takdim etmek istiyoruz: “Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlara bir şey sormayınız. Onlar dalâlette olduklarından size doğru yolu göstermezler. O zaman siz ya bâtılı tasdik edersiniz yahut hakkı yalanlarsınız.”

“Allah’a yemin ederim ki eğer Musa ve İsa aranızda sağ olsalardı, bana uymaktan başka bir şey yapmamaları gerekirdi…” (Ahmed ibn Hanbel, el-Müsned)

Şimdi lütfen düşünelim: Hıristiyan ve Yahudilerin (gayr-ı müslimler) inanç ve fikir yapılarını, sistem ve görüşlerini, gidişat ve ahlaklarını kabul edip bilhassa onlara müracaatı zaruri gören bir Müslümanın Peygamber inancı nerede kalmıştır?

Sadece onların medenî buluşlarından, insanlığın faydalanması maslahat gereği olan teknik ve teknolojilerinden faydalanılmasına müsaade eden İs­lam, diğer konulardaki müracaatı yasaklamıştır.

Şimdi sözü Merhum Şehid Seyyid Kutub’a bırakıyoruz: “İşte Allah’ın tevcihatı... İşte Rasûlullah’ın talimatı... Ya kendi kendilerini Müslüman zanneden zavallı bizler?

Bakıyorsunuz ki, Kur’an ve hadis anlayışımız, müsteşriklerin veya onların talebelerinin anlayışının aynısı. Bakıyorsunuz, var oluş ve hayat felsefemiz şuradan buradan derlenmiş; Grek, Lâtin, Roma, Avrupa, Amerika felsefesinin aynısı. Bakıyorsunuz ahlakımız, adabımız, gidişatımız, dinden uzaklaşan mücerret madde medeniyetinin beslendiği o çirkefler membaı kokmuş gölden… Hangi dinden bahsediyorsunuz? 

Allah için, bütün bunlardan sonra kendimizi Müslüman mı sayıyoruz? Bu öyle bir zan ki, gü­nahı, açıktan küfrün günahından daha ağır… Biz bu halimizle İslam’a leke sürüyoruz...” (Kur’an’ın Gölgesinde, 2/377)

İşte bütün bu gerçekleri duyup, gördükten son­ra dönmekten başka çare olmadığı­na inanıyoruz. Bütün meseleleri kökten halletme gücüne sahip Allah’ın ipidir yani Kur’an-ı Kerim. Niza ve çekişmeleri, hizip ve grupçulukları temelden halleden Allah’ın ipi…

Bugün insanlık ve onlara numune gösterilen ha­yırlı ümmet olan Müslümanlar, Allah’ın ipi etrafın­da ittifakla bir araya gelemezler ise Hz. Musa’nın emirlerine karşı gelen kavim gibi senelerce başıboş ve avare olarak gezip duracaklardır.

“Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet vurulmuştur. Allah’ın ve mü’minlerin ahdine sığınmış olan müstesna...” (Al-i İmran, 3/112)

Burada görülüyor ki Allah’ın ayetlerini inkâr et­miş olanların üzerlerine zillet damgası vuruluyor. Müslümanlar Allah nizamını tatbik ettikleri müddetçe, ehl-i kitapla aralarında geçen savaşta hep zafer elde etmişler, düşmanları ise Müslümanların ahdine, yani zimmeti altına girmekten başka çare bulamamışlardır. Şimdi ise durum tam tersine dönmüş, ilâhî sis­temi hayatlarından uzaklaştırmış olan Müslümanlar ehl-i kitabın himayesi altında yaşamaya mecbur tutulmuştur

İster kökten inkâr edilsin, ister pratik hayata tat­bik edilmesi yasaklansın, isterse çağdışı ilan edil­sin, Allah’ın ayetlerine yer vermeyen ve Allah’ın ipine tutunmayan millet, zillete mahkûmdur, meskenet ve zillet damgası başlarının ucun­da beklemektedir.

İp, iki şeyi birbirine bağlamaya sebep olur. Da­ğınık olan şeylerin bir arada bulunması ip ile müm­kündür. Bunu daha geniş mütalaa edebiliriz; ip, urgan, halat, çelik, bağ, sağlam kulp vs. Allah’ın kitabı, ipe benzetilmiştir. Çünkü bu ip (Kur’an), mü’minlerin Hz. Allah ile olan ilişki­lerini sağlam tutar. Aynı zamanda onları birbirine bağlar, birleştirir. O’ndan gelen şeyin, O’na gitme­sinde denge unsuru olur.

Arif olan anlar, kavrar ve üzerine düşeni yapar. Dünyaya gönderilişinin ana sebebini, tüm sebeplerin önüne rehber olarak koymayanların, fert, aile, cemiyet ve millet merhaleleri hem dünya ayağı ile hem de ahiret hayatı ile yozlaşmaya, zillet ve rezalete mahkûmdur ve bu da acı sondur.

  Diğer Yazı Başlıkları

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bağış
Yap!