Yazar Makaleleri


 Abdullah Büyük


  Toplumsal Barış
Ekleme Tarihi: 26.08.2018

Abdullah Büyük-Aralık/2012

Hastalarımızın müracaat edeceği yerlerin veya şahısların başında doktorlar gelir. Hastasına saygısı olan ve hizmetini seven doktorlarımız, hastasını güzel ve dikkatli bir şekilde gözden geçirir, muayene eder. Daha sonra sağlıklı bir teşhis koyar ve nihayet reçeteye kullanacağı ilaçların isimlerini ve kullanım usullerini yazar. Sonrası bellidir. Hastamız doktorunun tavsiyesine uyarak ilaçlarını kullanır ve Rabbimiz şifasını verir. 

Çok kolay anlaşılabilecek bu örnekten hareket ederek, 2012 yılının son sayısı olan Aralık sayımızda önemli bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyoruz. Paylaşmak istiyoruz çünkü Ribat okuyucuları, insanlara sohbet edecek ve gazetelere makale yazacak kadar seviyeli bir kültüre sahiptirler. Yazarlarımızın mesajlarını okurlar, eğer hatalı bir yönü olursa rahatlıkla yapıcı tenkitlerini de yaparlar. Bu gerçekten hareket ederek diyorum ki, okuyacağınız bu yazımızın olumsuz veya hatalı bir yönünü bulursanız lütfen bizlere bildiriniz. Bize ulaşacağınız her çeşit adresi bulmak mümkündür.

Toplumsal barışın sağlanmasında iki önemli konumuz vardır:

1.   Üzerinde yaşadığımız ülkenin, devletin fıkhi kimliğini öğrenmek,

2.   Halkımızın hayat tarzının ne olduğunu anlamak.

Bu iki önemli mesele anlaşılmadan, topluma yönelik yapılacak hizmetlerde ne yazık ki başarı sağlamak çok zordur. Diğer bir ifade ile gözlerimize at gözlüğü takarcasına çevreye ve topluma bakmak, bizlere çözümün, çarenin adresini sağlayamaz.

Bazı örnekler verelim. Cumhuriyet döneminin klişeleşmiş altı tane konusu olmuştur. Bunlar, laiklik, demokrasi, irtica, zam, enflasyon ve işsizliktir. Seksen senedir uğruna devrimlerin, darbelerin yapıldığı bu konuların neticesi bellidir: Kavga, terör ve kutuplaşma. Cumhuriyet döneminin son on yılını çıkaracak olursak, geriye kalan zamanları, israf edilmiş zamanlar olarak görüyoruz.

Yobazlığın tavanında olan şu ifade, yazdıklarımızın ne kadar isabetli olduğunu göstermektedir:Kâbe arabın olsun, Çankaya bize yeter… Büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, yönetim ve idarede söz sahibi olanlar işte bu çağ dışı sözün gölgesinde iş yapmışlar ve neticede rezil ve rüsva olmuşlardır.

İnsaflı bir batılı bilim adamının şu tespiti ve tarifi, söylenecek her şeyi söylemiştir:

“Türkiye’de bir insan İsviçre yasalarına göre doğar, büyür, evlenir; Alman ticaret yasalarına göre ticaret yapar; İngiliz eğitim sistemine göre eğitilir; İtalya ceza yasalarına göre yargılanır ve İslam hukukuna göre defnedilir.”

Buna paralel olarak bir başka mesele vardır ki, o mesele sebebiyle bu ülkede on binlerce insan haksız yere yargılanmış, hapse atılmış ve toplumdan tecrit edilmeye çalışılmıştır. Nedir bu yüz kızartıcı mesele derseniz, onu da söyleyelim: Firavun mantığı. Yani, inanan bir insanın siyasi, hukuki, iktisadi ve sosyal alanlarda konuşmaması, herhangi bir şekilde ilgili alanlara yönelik fiili bir adım atmaması, dini söylem ve kurallara alet etmemesi.

İşte üzerinde yaşadığımız ülkenin ve toplumumuzun bir asra yakındır içinde bulunduğu halin kısa bir teşhisi budur. Böyle bir ortamda toplumsal barışın nasıl sağlanacağını ortaya koymak çok zordur. Gazetelerin, radyo ve televizyonların adeta günü kurtarmak için ortaya attıkları çözümler de istenilen barışı sağlamada kifayetsiz kalacaktır. Bu değerlendirmelerimizin son on yılını farklı olarak ele alıp, tarafsız ve adil bir şekilde yorumlamak, her insaf sahibinin dikkat edeceği bir konu olsa gerek.

Peki, Toplumsal Barışın Sağlanmasında İnanan İnsanlar Ne Diyor?

Şimdi maddeler halinde tekliflerimizi sıralayacağız.  Her bir madde aslında bir konu olarak ele alınmalıdır. Ancak, dergimizin sahifelerini dikkate alarak sadece özet olarak sunmaya çalışacağız:

•     Allah’a ve Rasûlü’ne inanmış, ülkesini ve milletini sevmiş olan bir insan, yeryüzündeki tüm insanlara Peygamber evladı inancı ve gözüyle bakar. Hepimiz Âdem Peygamberdeniz. Âdem Peygamber ise topraktan yaratılmıştır. Yeryüzünde yaşayan tüm insanların bir kısmı babaları olan Âdem Peygamberin yoluna girmiş, diğerleri ise hâlâ girmemiştir. Bu ülkede Kürt kardeşimiz de, Türk kardeşimiz de peygamber evladıdır. Renginden ve dilinden dolayı dışlanamaz, aşağılanamaz. Bunu yapan büyük bir haram işlemiş olur. Ulusçuluk mantığı, bu gerçeği kabule yanaşmamakta, baskı ve dayatmalarla problemin çözüleceğine inanmamaktadır.

•     Aklı başında ve sağlam bir inanca sahip olan bir insan inancının gereği, şu gerçeği kabulde zorlanmaz. Haksızlığın her çeşidi, bir taraftan terörizme çanak tutar, diğer taraftan toplumsal birliğin parçalanmasına sebep olur. Şuara Suresi’nin 183. ayetini bir daha gözden geçirelim, işte o zaman gerçek ortaya çıkar. Bu hakikate paralel olan ikinci bir gerçek vardır. O da şudur. Dün, bugün ve yarın, tüm gayr-i müslimler, sürekli birbirlerini desteklerler. Birbirlerine yardımcı olurlar. Aynen bunun gibi, iman edenler de birbirlerini desteklemez ve yardımcı olmazlarsa, yeryüzünü büyük bir fitne kaplar ve anarşizm ortaya çıkar. Zahmet buyurur, Enfal Suresi’nin 73. ayetini okur ve yorumunu, mesajını kavrarsak, bu acı gerçekle karşılaşmış oluruz. Ve anlarız ki bu durumda toplumsal barışı sağlamak söz konusu olamaz.

•     Osmanlıyı asırlarca ayakta tutan üç temel etken vardır. Bir tanesi medrese (ilim, eğitim…), ikincisi tekke (tasavvuf, takva, irfan…), üçüncüsü ise kışladır (Peygamber ocağı olarak anılan yer). Şimdi bu üç etkili yapıyı, zamanımıza yorumlayarak, günümüz dünyasının şartlarını da hesaba katarak hareket edersek, neyi kaybederiz? Osmanlı, 500 sene, 200 vali ile Bosna-Hersek’i idare etmiş. Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar arasında en küçük bir problem yaşanmamıştır. Toplumsal barış hiçbir zaman düşmanlığa, kavgaya, ötekileştirmeye geçit vermemiştir.

•     Müslüman dünyasının ortak değerleri vardır. Bu değerleri bizzat Rabbimiz, kulluk kitabımızda açıklamıştır. Farkında olsak da olmasak da namaz kılan bir insan günde en az kırk defa Rabbine müracaatında, ortak değerlerimizin yolunda, izinde olmamız için dua eder. Sıfatları açıklanan ortak değerlerimiz, peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kullardır. Bu orijinal ortak değerlerimizin yolunda, izinde yürüyen, günümüzün ortak değerlerine de sahip çıkmalıyız ki toplumsal barışın en önemli alt yapısı oluşsun. Âlimlerimiz, adil yöneticilerimiz, infak ehli zenginlerimiz, salih ve fadıl insanlarımız, hizmet çarkını ülkesi ve milleti için döndüren derneklerimiz, vakıflarımız, sivil toplum kuruluşlarımız, ortak değerlerimiz olarak kabul görmelidir. Aksi halde toplumsal barış güdük kalır.

•     Toplumsal barışı sağlamanın bir başka şartı, her inanan insanın, müsamaha ahlakında olması kaçınılmaz bir gerçektir. Hoşgörü veya tolerans denilen bu konu, batı tezgâhında işlenerek dünyaya pompalanmıştır. Kur’an ve Sünnete göre her Müslüman insan, otomatikman hoşgörülüdür. Çünkü dinimizin mayası, özü müsamahadır. “Ed’dinüs-sümha” yani “müsamahalı din” demektir. Nasıl kimyasal elementler eşyayı oluşturursa, müsamahayı, hoşgörüyü oluşturan 5 temel konu vardır. Bunlar sıra ile adalet, ihsan, af, sabır ve merhamettir. Bu beş güzel ahlaka sahip olan bir insan hoşgörülü veya müsamahalıdır. Diğerleri kusura bakılmasın ama artistliktir, aktörlüktür.

•     Toplumsal barışımızın oluşmasında ilim ve irfan ehlinin payı çok büyüktür. Âlimlerimiz ve ariflerimizin bir eli kitapta, diğer eli de hayatta olursa, beklenilen barış Allah’ın izniyle vücut bulur. Bu toplum, hocasına, âlimine, irfan sahibine gönülden bağlı bir özelliğe sahiptir. Yeryüzünde en büyük kuvvet ve imkân, imandır. İman imkânına sahip olanlar ise Müslümanlardır. Bu imkânı ülkeye koklatacak olursak, toplumsal barışın uzantısı ensar ve muhacire kadar uzanmaya başlar.

•     Toplumsal barışın sağlanmasında, devleti yönetenlere de büyük sorumluluk düşüyor. Şu sebepledir ki, eğer çatıda barış olursa, bunun sonrası iletişimdir. İletişimin neticesi anlayış ve en sonu ise kabullenmektir.

•     Kur’an-ı Kerim, hürmetlerin karşılıklı olduğunu açıklar: “Allah’tan başkasına tapanlara (ve putlara) sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.” (En’am, 6/10)Müslüman Kiliseye ve Hıristiyan’a söverse, onlar da bizim camilerimize, Müslümanlara ve Rabbimize söverler. Müslüman’ın inancı şudur: “Kötülüğe, ancak iyiliklerle karşılık verilir.”(Fussilet, 41/34)

•     Ve nihayet, fetih… Kalplerin ve akılların Allah’a açılması… Mekke’nin inkârcı zümresi ile bir anlaşmaya varan Peygamberimiz -ki sözkonusu anlaşma Hudeybiye anlaşmasıdır- on sene boyunca savaşın durup, kılıçların kınına girmesine karar vermişti. İşte bu anlaşmanın Kur’an-ı Kerimdeki yeri Fetih Suresi ve surenin ilk ayetidir. “Biz sana doğrusu açık bir fetih ihsan ettik.” Kılıçlar kınına konulduğuna göre, bundan sonrası mümin bir insan ile kâfir bir insanın yan yana gelip konuşması ve mümin insanın ağzından çıkan tevhit bağlantılı sözleri dinleyen inkârcı insanın imana dönmesi ve toplumsal barışın onurlu adımlarının atılmaya başlanmasıdır. Rabbimiz, Kur’an’ına ve kelamına hürmet duyan, asırlarca onu yeryüzüne yayma mücadelesi verenlerin hürmetine, ülkemizde toplumsal barışın sağlanmasında üzerimize düşen vazifelerin bilincinde ve şuurunda olan kullarından eylesin. Âmin

  Diğer Yazı Başlıkları

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bağış
Yap!