Yazar Makaleleri


 Abdullah Büyük


  Değişen Şartlar ve Sorumluluğumuz
Ekleme Tarihi: 26.08.2018

Abdullah Büyük-Şubat/2013

Değişen şartlar, karşımıza yeni bir dünyayı ve yeni bir nesli çıkardı. Şartların değişimi, sıradan bir olay değildir. Olağanüstü hallerin yasaları, prensipleri farklı olduğu gibi, değişen dünya şartlarını sıradan bir konu gibi değerlendiremeyiz.

Mesela, içinde bulunduğumuz asırda, Rabbimizin razı ve memnun olacağı bir hayat tarzını ortaya koyma yolunda gayret gösteren, düşünen ve fikir üreten, hizmet alanlarını kurumsallaştıran ve gece gündüz bunun sıkıntısını çeken her Müslüman, bu halde iken yatağında ölse bile, şehitlik sevabı ve mertebesi ile huzura gider.

Şimdi de hep birlikte 2010 yılında açıklanan istatistiki bilgilere bakalım:

Dünyanın nüfusu yaklaşık 7 milyara ulaştı. Bu nüfusun:

•    Müslümanlar yüzde 23’ünü teşkil ederken,

•    Hıristiyanlar yüzde 32’sini,

•    Hiçbir dine inanmayanlar, yüzde 16,3’ünü

•    Hindular, yüzde 15’ini,

•    Budistler yüzde 7,1’ini teşkil etmektedir.

Aklımıza şöyle bir soru gelebilir, Yahudiler nerede kaldı? Acı bir gerçek olarak söylüyorum ki bugün dünyaya hâkim güç olan Yahudiler, dünya nüfusunun sadece % 0,2 (yüzde sıfır onda iki)sini teşkil etmektedir.

Buna paralel olarak, bir acı gerçeği daha söylemem gerekiyor, o da 1900 yıllarda Hıristiyanlar genel Afrika kıtasının 300 milyonluk nüfusunun yüzde üçünü, 9 milyon nüfusla teşkil ederken, 110 sene sonra yani 2010 yılında Afrika kıtasının genel nüfusu bir milyar 13 milyon ve Hıristiyanlar bu nüfusun yüzde 57 oranı ile 577 milyona ulaşmışlardır.

Mesajımızın ilk cümlesini “değişen şartlar” olarak yazmamızın sebebi budur. Öyle ise “ne yapmalı, nereden başlamalı?” gibi soruların cevabını öğrenirken, sorumluluğumuzun da farkına varmış olacağız.

Önce sevinç verici şu gerçeği bir daha hatırlayalım.

Hiçbir kimse, hiçbir kurum, İslami hizmetlerin tarihini kendisi ile başlatamaz. Çünkü İslami hizmetler, Hz. Âdem (a.s.) ile başlatılmıştır. O günden, bu güne kadar sürdürülen hizmetlere katılıp, bir yer tutanlar, kıyamete kadar gelecek müminlerin rahmet ve mağfiret dileklerinden faydalanacaklardır.

İşte bu gerçeği tabela haline getirip, derneklerimizin, vakıflarımızın ve hizmet kurumlarımızın giriş kapısına asmalıyız.

Mesuliyet duygumuzun kuvvetlenmesine vesile olacak aşağıda mealini verdiğimiz hadis-i şerifi tekrar tekrar okuyup, üzerinde derin derin düşünerek, eğitim tezgâhlarımızı insan yetiştiren atölye haline sokmalıyız:

“Allah, ara vermeden bu din konusunda fidan insanlar yetiştirir. Ve fidan insanları, taati doğrultusunda kendi dinine hizmet için kullanır.” (Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, 4/200)

Yukarıda okuduğumuz ve düşündüğümüz gerçek sözün, üzerimizdeki hakkını vermeliyiz. Eğer anlayışımıza, hizmetlerimize sonradan girmiş bazı sakat ve yanlış fikir ve sözleri bir virüse benzetir ve onları temizlersek, inanıyorum ki Rabbimizin dinine hizmet eden fidan insanlardan biri de biz oluruz. Peki, nedir bu sakat, yanlış fikir ve görüşler?

• Daraltılmış kulluğumuzdan çıkıp, genişletilmiş bir kulluğa yönelmeliyiz.

• Firavun mantığını canlı tutan akıma karşı, bu anlayışı tarihin çöp tenekesine atmalıyız. (Firavun mantığı, Müslüman insana siyasal, sosyal, iktisadi sahaları kapatmaktır.)

• Dünyayı, ahiretin önüne koymaya çalışan düşünce ve yapıyı reddederek, ilahi yasanın aslına dönmeliyiz: Ahireti bir lokomotif gibi dünyanın önüne koymak...

• Dini yaşayışlarımızda zikzaklar yapılmasına göz yummamalıyız.

• Ülkemizdeki ortak değerlerimize hep birlikte sahip çıkmalıyız. Ortak değerlerimiz, ilmi, manevi, siyasi, iktisadi ve fiziki sahada temayüz etmiş olan seçkin insanlardır.

• Tüm bu konuların en önemlisi olan aile hayatımızın içini boşaltan akıma ve gidişata tüm gücümüzle “hayır” diyerek fren olmalıyız. İsterseniz Yunus Suresinin 87. ayetini okuyabilirsiniz.

Sorumluluk duygularımızın yenilenmesi ve güçlenmesinin bir başka noktası, şikâyetçi olmamız ve sürekli mazeret üretmiş olmamızdır. Bilelim ki Allah (c.c), kullarını içinde bulunduğumuz şartlarla imtihan etmektedir. Şartları biz hazırlamadık, hazır bulduk. Böyle olunca, şikâyet edip mazeret üretmek yerine, imtihanı kazanmak gerekiyor. Şu acı gerçeği hatırlatmak gerekir ki, Hz. Âdem (a.s.), cennette olduğu halde imtihanı kaybetmiştir. Demek ki imtihanı kazanmak için, Mekke’ye, Medine-i Münevvere’ye gitmek gerekmiyor. Hatta Süfyan-ı Sevri’nin dediği gibi: Mekke-i Mükerreme’ye gidip mücavir olmaktansa, Horasa’a gidip tebliğci olmak daha efdaldir.

Burada Allah dostu, Mübarek Mekke’yi küçük görmüyor, hizmetin ehemmiyetine dikkat çekiyor.

Sorumluluk duygusu ile değişen dünyada at koşturanlar, koşanlar ve hizmetlerde yerlerini tespit ettirenler için, Peygamberimizin şu hadisi, yeter de artar:

“Kim, Allah yolunda deve sütünün sağılması kadar kısa bir süre olsa bile, savaşsa, cihat etse, cennet o kimseye vacip olur.” (Buhari, “Cihat”, 5)

Savaş kelimesini ağır bulanlar için, Peygamberimizin şu hadisine yönelmelerini ve düşünmelerini rica ederiz: “Allah’a yemin ederim ki, sizin dilinizle düşmana attığınız sözler, tıpkı ok gibidir.” (el-Müsned, 37456)

Her inanan insanın günümüzdeki savaşı, mücadelesi, cihadı, ismi ne olursa olsun, mühim olan üzerine düşen vazifeyi yapmasıdır. Nedir o vazife?

İnsanların, aklını ve kalbini İslam gerçeğine açmak mücadelesi… Veya İslamiyet’in mesajının önündeki engelleri kaldırma gayreti. Ya da barış ortamını hazırlamak. Bu temel vazifeleri yerine getirmek için, okul mu açılır, dernek mi kurulur, zekât mı verilir, matbaa mı kurulur, gazete dergi mi çıkartılır, bunların hepsi ayrı bir güç ve ayrı bir güzelliktir. Yeter ki işin, sorumluluğun farkına varalım.

Özet olarak diyoruz ki,

•    Sosyal hayatta iyi ve güzel olan her şeyi yayarak, kötülük ve çirkine engel olmak,

•    İlimde doğruyu ortaya koyarak, gerçekleri gizleyenlere mani olmak,

•    Siyasette adaleti sağlayarak, zulme veya haksızlığa vesile olanlara karşı çıkmak,

•    İktisatta faydalı olanı üretmenin yanında, haksız kazanca ve israfa sebep olacak her türlü faaliyete “dur” diyebilmek, bu ümmetin şiarı olmalıdır.

Yeni bir dünya ve yeni bir neslin, ilahi kontrolden uzaklaşmamalarını isteyen her vicdan sahibi Müslüman insan, sorumluluk duygusunu bir daha gözden geçirerek, hizmet kimliği ile hizmet cephelerine koşmalı ve nöbet tutmaya başlamalıdır. İlahi mahkemede tartıya konulmayacak ufak-tefek meseleleri, mazeret ve şikâyetleri bir tarafa bırakıp,  Müslüman insanı bekleyen nöbet yerleri boş bırakılmamalıdır

  Diğer Yazı Başlıkları

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bağış
Yap!