Yazar Makaleleri


 Abdullah Büyük


  Zor ve Kolay Dönemlerin İnsanı ve İmtihanı
Ekleme Tarihi: 26.08.2018

Abdullah Büyük-Nisan/2013

“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” (İnşirah, 94/5-6)

Müslüman’ın hayatı, zordan başlıyor, kolaylıktan değil. Dengeyi böyle kurmuş yüce Rabbimiz. İster zor günler, aylar ve seneler olsun, ister kolay günler, aylar ve seneler… Tüm günleri, ayları, yılları elinde tutan Allah’tır. Hem de kudret elinde tuttuğu günleri, kendi zatına tahsis etmiş ve adını “Allah’ın Günleri” olarak açıklamıştır. (İbrahim, 14/5; Casiye, 45/14)

Kudret elinde tutulan günlerin özelliği, zafer ve mağlubiyet günleri olmasıdır. Birbirine zıt gibi görünen günleri, Rabbimiz, evirir, çevirir. Al-i İmran Suresi’nin 140. ayetinde ise müjde verir:

“Eğer siz (Uhut’ta) bir acıya uğradınızsa, (Bedir’de de düşmanınız olan) o kavim bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz.(zaferi bazen bir topluma, bazen öteki topluma nasip ederiz). Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.”

Rabbimizin kudret elinde tuttuğu mağlubiyet günlerini Müslüman ümmet çok yaşadı.  O mağlubiyet günlerinde yani zor günlerde, nice nice zor insanlar sınava tabi tutuldu. Seyyid Kutuplar, Gannuşiler, Ömer Muhtarlar, Gassamlar, Said Nursiler, Süleyman Hilmi Tunahanlar, Necip Fazıllar, M.Hamdi Yazırlar, Osman Yüksel Serdengeçtiler, Necmettin Erbakanlar, Mahmut Sami Ramazanoğulları, M. Zahid Kotkular, İskilipli Atıf Efendiler… Saymakla bitiremeyeceğimiz güzel insanlar, direndiler, geri adım atmadılar ve zor günlerin zor adamları olarak yüz akıyla Allah’a kavuştular.

Konuyu bir de Peygamberimizin dilinden dinleyelim: “Her işin bir gayret dönemi vardır. Her gayret döneminin de bir gevşeme devri vardır. Kimin gevşeme dönemi, benim sünnetim ölçüsünde olursa, o hidayete ermiştir. Kimin ki böyle değilse helak olmuştur.” (Beyhaki, Şuabül İman, C. Sağir)

O güzel insanların hizmet ve direnç yürüyüşleri çok onurlu ve bereketli geçti. Hiçbir zaman ve hiçbir şekilde geri adım atmadılar ve yürüyüşlerine devam ettiler. Ta ki bu ümmetin elinden Kur’an alınmasın, kalplerinden iman çalınmasın inancını hep canlı tuttular.

“Sünnet üzere orta yolla çalışmak, bid’at içinde var gücü ile çalışmaktan daha hayırlıdır” (Darimi, Sünen) İşte onların hizmet yürüyüşlerinde aldıkları ölçü bu idi. Allah katından gelen ve hayat tarzımız olan İslam dinine, -daha açıkça- Allah’ın ve Müminlerin dini olan İslam dinine borçlarını çok iyi ödediler.

Biliyorlardı ki, Allah’ın dinine olan borcun ödenmesi, sıradan bir olay değildi. Dini elde etmenin bir bedeli vardı, onu ödediler. Dini korumanın bir bedeli vardı, onu ödediler. Dini yaşamanın ve yaymanın bir bedeli vardı, onu da ödediler. Böylece dini, içinden çıkılmaz bir hale sokmadılar.

Mevlana hazretleri, Konya’da bugünkü hükümet konağının önünde idam edilmiş bir adamı görür. Merak eder ve göğsündeki idam fermanını okur. Sonra cesede yaklaşır ve: “Affet bizi ey insan, affet… Yanına gelseydik, seni irşat etseydik, sonun böyle olmazdı. Asıl suçlu sen değilsin, biziz, ey insan” der ve ayaklarını öper.

Biz bugün sarhoşlarımızı sahiplenerek, “bizim sarhoşlar” diyemiyoruz. Açık-saçık gezerek, ahlaki dünyalarını sıkıntıya sokanlara “bizim kızlarımız, ablalarımız, kız kardeşlerimiz” diyemiyoruz. Anarşik eylemlere karışmış, aldatılmış, zavallı insanlara “bizim anarşistlerimiz” demekten kaçınıyoruz.

“Firavun’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha, 20/43) Bugün yeryüzü coğrafyasında Firavun özelliğinde herhangi bir teröristin olduğuna inanmıyorum. Olanlar ise Firavun’un ancak kopyaları olabilirler.

Kendisine en ağır sözleri söyleyen ve öldürmek için sayısız hamleler yapan, atından düşürüp, yüzüne mızraklar isabet eden güzel insan: “Allahım, kavmime hidayet eyle, çünkü onlar bilmiyorlar” diyordu Uhut Dağı’nın eteğinde.

Taif’te daha ağır sözlere, taşlamalara, kovulmalara maruz kalmasına rağmen, zalim Taif halkını cezalandırmak için gelen meleği görünce: “Hayır ya Rabbi, Bu toplumun neslinden bir tek mümin insan çıkacaksa, onları helak etme” diyordu. Köle olan Addas isimli şahsın hidayete ermesinden çok memnun kalan Efendimiz: “Allahım, kendimi sana şikâyet ediyorum…” diyerek ağlıyordu.

Şu gerçeği aklımızdan çıkarmayalım. Şu anda yeryüzünde 2 milyar nüfusa sahip olan Müslümanlar olarak, Peygamberimiz’in 1500 sene sonrasının talebeleri, kardeşleri ve Müslüman ümmetiyiz. Yeryüzünde yaşayan tüm insanlar ise, ilk insan, ilk Müslüman ve ilk peygamber Hz. Âdem’in çocuklarıdır. Diğer bir manada peygamber evladıdır. Hâlâ babalarının, peygamberlerin ve Peygamberimiz’in davetine muhatap olma sorumluluğunda olan evlatlar… Bu insan kardeşlerimize ne zaman el uzatıp, onların dinde kardeşlerimiz olmasına sebep olacağız?

Hz. Nuh, gemiye binmek istemeyen ve dalgalar arasında boğulan çocuğu için: “Rabbim, oğlum da ailemdendir, demişti. Rabbimizin cevabı şöyle oldu: Ey Nuh, o asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir…” (Hud, 11/45-46)

Bugün, öyle kötü işler yapan çocuklar var ki, bu çocukları nasıl iyi işler yapacak seviyeye ve ortama getirebileceğiz?

Şu an için zor dönemin yerini, kolay bir dönem almış görünüyor. Dine hizmet ve dini hizmet yapacak olanlarımızın, adeta seferberlik ilan edercesine, düğmeye basmaları gerekmez mi?

Eğer bu kolay dönemin içinde olduğumuzu fark etmez, elimizden, dilimizden, gönlümüzden ve bedenimizden istenilen hizmetler, koşmalar, koşturmaları gerçekleştiremezsek -hiç şakası yok- bu zafer günleri eski mağlubiyet günlerine dönebilir. Bu konuyu Üstad Muhammed Kutup’tan dinleyerek, derin bir vicdan muhasebesi yapalım:

İslam’a Dönmekten Başka Çare Yok!

“Bertrand Russel şu meşhur sözünü söylediğinde bir kehanette bulunmuyordu: “Beyaz adamın hâkimiyet devri artık sona ermiştir.” Russel bu sözü ile yeryüzünde mevcut olan bir gerçeği ikrar ediyordu. Bu hakikat muasır filozofun keskin zekâsı ile «idrak ettiği» bir gerçekti. Her ne kadar yeryüzündeki avâm-ı nâs, hatta başlangıçta «kültürlü avamlar»! bile bu hakikati görmediyseler de…

Her ne kadar, bu filozofun gördüğü hakikat tam olmayan ve cüz’i bir görüş ise de, (çünkü kendisi yeni cahiliyet içerisinde yaşıyor ve onun anlayışı ve cereyanlarının tesiri altında kalıyordu) şunu ifade ediyor ki; bu cahiliyet, artık yıkılışını haber vermektedir.

Şüphe yok ki «beyaz adam» medeniyeti artık baş aşağı yol almaya başlamıştır. Bu sebeple onun yıkılması mukadderdir.

Fakat onun yıkılışı demek, hemen onun arkasından -behemehâl- beşeriyetin mukadderatına hayrın hükmetmesi demek değildir.

Şu kadarı var ki, hangi cahiliyet yıkılırsa yıkılsın bunun ardından insanlara hayatlarını hayır üzerine kurmaları için sadece bir fırsat zuhur etmiş olur ki, eğer bunu yapar da Allah nizamına yönelirler ve bu nizamın Rableri tarafından hak olarak gönderildiğine inanırlarsa; bu onlar için kurtuluş yolu olur.

Eğer insanlar bu fırsatı değerlendirmez ve yeryüzünde ilâhî nizamın ikamesi için ciddi bir gayret sarf etmezlerse; onların hayatlarına asla -kendiliğinden- hayır hâkim olamayacak ve bir cahiliyetten diğer cahiliyetin, bir şer kuvvetten başka bir şer kuvvetin kucağına düşeceklerdir.” (Muhammed Kutup. 20. Asrın Caliliyesi, s. 207)

Umarız, bu kolay dönemin imtihanını/sınavını yüz akıyla verir, Peygamberimiz’in vefatından 1500 sene sonrasında gelen, O’nun talebeleri, kardeşleri ve Müslüman ümmeti olduğumuzu ispatlarız. Hizmet hayatımızda hayırlı yolculuklar diliyoruz. Allah’a emanet olunuz

  Diğer Yazı Başlıkları

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bağış
Yap!