Yazar Makaleleri


 Abdullah Büyük


  RAMAZAN AYI İLE İLİŞKİMİZ
Ekleme Tarihi: 26.08.2018

Recep ve Şaban aylarında gerekli manevi hazırlığı yapmış olan mü’minler artık Ramazan’ın bereketli iklimiyle buluşmaya hak kazanmışlardır. Bu bereketli aylar dışında kalan tüm günlerimiz, haftalarımız ve aylarımız yani ömrümüzün tamamı da Ramazan ayında yapılan hazırlıklarla istenilen Rabbani kıvama ulaşacak, Müslüman’a yakışır bir hayat olabilecektir. Yani Ramazan ayı, sultanı kabul edildiği diğer on bir ayı İslamlaştırma gibi bir fonksiyona sahiptir.

İrfan ehlinin Ramazan ayı için söylediği ve halk arasında da şöhret bulmuş “on bir ayın sultanı” nitelemesinin sıradan ve gelişigüzel değildir. Zira ‘sultan’ kelimesinin Osmanlı’dan bu yana anlam sahasını incelediğimizde yaptırım gücü olan, otoriteyi, adaleti temsil eden; toplumun akıl, din, can, nesil emniyetini muhafaza eden bir güç tablosuyla karşılaşmaktayız. O halde sultan olan Ramazan ayının da bir otoritesi, yaptırım gücü bulunması gereklidir, diyebiliriz.

İbadetlere canlılık, verim ve aksiyon kazandıracak olan heyecanı kaybettiğimiz vakit onlardan fayda beklemek boşuna olacaktır. Bu heyecanı kaybetmemenin yolu ise ibadetlerin ifasından önce yapılan hazırlıklarda gizlidir. Nasıl ki namaz ibadetine hazırlığımız istincadan başlıyor, Hac ibadeti için de aylar öncesinden hazırlanma telaşı içine giriyorsak aynı şekilde Ramazan ayında şevkimizi muhafaza etmemiz onun öncesinde hazırlık yapmamıza bağlıdır. Yalnızca ibadetlerde değil dünyevi işlerde de yapılan uzun hazırlıklar, o işe verilen önemin ve duyulan heyecanın göstergesidir. İşte Ramazan ayında aynı önem ve heyecanı muhafaza edebilmemiz için ona yapacağımız hazırlıklar üç ayların girmesi yani Recep ayıyla başlamış bulunmaktadır. Recep ve Şaban aylarında gerekli manevi hazırlığı yapmış olan mü’minler artık Ramazan’ın bereketli iklimiyle buluşmaya hak kazanmışlardır. Bu bereketli aylar dışında kalan tüm günlerimiz, haftalarımız ve aylarımız yani ömrümüzün tamamı da Ramazan ayında yapılan hazırlıklarla istenilen Rabbani kıvama ulaşacak, Müslüman’a yakışır bir hayat olabilecektir. Yani Ramazan ayı, sultanı kabul edildiği diğer on bir ayı İslamlaştırma gibi bir fonksiyona sahiptir. Hicri takvime göre her sene yaklaşık on gün önce gelip senenin tüm aylarını 33 yılda dolaşmasının hikmetlerinden biri de bu, yani tüm ömrümüzü ıslah etme, bitmez tükenmez ve daima yenilenen hazinesiyle diğer ayları besleme görev ve yetisine sahip olmasıdır.

İmam Rabbani; “Eğer bir kimse Ramazan ayında hayırlı ve iyi işler, hizmetler yapmaya muvaffak olursa bütün yıl boyunca kendisine başarı ihsan edilir. Eğer bu ayı gönül dağınıklığı ile geçirirse bütün yıl boyunca bir türlü dağınıklardan kurtulamaz” diyerek, Ramazan ayının haiz olduğu büyük misyon ve vazifeleri hatırlatmaktadır. O halde bugün gerek kalplerinde gerekse dış dünyalarında dağınıklıktan şikâyet eden Müslümanların önce Ramazan aylarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. Çünkü bir Müslüman’ın iç dünyası hurdacı dükkânı gibi karışık olmamalı, binlerce ilacın içinden istenen ilacın saniyeler içinde bulunduğu bir eczane gibi düzen ve intizama sahip olmalıdır. Aksi halde bu dağınıklık, kulluk hayatına, ibadetlerine ve hayatın bütün alanlarına yansıyacaktır.

RAMAZAN AYI İLE GELEN İLAHÎ İKRAMLAR VE VAZİFELERİMİZ

Bu ayda eda edilen nafile namazlar, zikirler, evratlar, infaklar ve benzer tüm ibadetler diğer aylardaki farz ibadetlerle aynı seviyede değer görmektedir. Örneğin sahurdan evvel kılınacak iki rekâtlık teheccüt veya yapılacak zikir, farz ibadet gibi karşılık bulacaktır. Bunun yanında bu ayda yapılan bir farz amel de, diğer aylardaki yetmiş farzın sevabına tekabül etmektedir. Karşılığında hiçbir maddi giderin olmadığı, yalnızca biraz uyku biraz da zamandan verilerek yapılacak bu ibadetler, tabiri caizse Hakk’ın kurduğu pazarda çok karlı bir alışveriş olacak, beraberinde meleklerin dahi gıpta ile baktığı bir lütfu getirecektir. Pek tabi bu büyük lütuf ve nimetleri elde etmek için üzerimize düşen bazı görev ve vazifeler de bulunmaktadır. Öncelikle Ramazan ayına girerken ilk teravih, ilk sahur, ilk seher, ilk niyet, ilk imsak ve ilk iftarın bu aya ve diğer aylara rehberlik eden özelliği olduğunu unutmamalıyız.

1- İlk olarak Efendimiz ve sahabenin kılmasıyla sabit olan teravih namazını rekât sayısı tartışmalarıyla ele almayı bir kenarı bırakıp, Ramazan ayına oruçtan da önce onunla başladığımızı bilip özel bir  hazırlık yapmalıyız.

2- Daha sonra gelen ilk sahuru, iki ay boyunca devamlı ettiğimiz (İbn Hanbel, Müsned, 1/259) dualarının bir icabeti olarak görmeli, “Bir yudum suyla olsun sahur yapın; bir yudum suyla olsun iftar edin” (Ahmed İbn-i Hanbel, el-Müsned 3/44; İbn-i Hıbbân, Sahîh, 8/ 253; Bedrüddin Aynî, Umdetu’l-Kârî, 8/70) hadisi gereğince sahurun yemekten ziyade bir ibadet şuuruyla yapılması gerektiği bilmeliyiz. Bu bilinçle yapılacak sahurda ağza giren tek bir lokma olsa dahi hem manen hem madden faydası büyük olacaktır.

3- Ramazan ayında sahur kadar ehemmiyete haiz bir diğer unsur da kalplerimizi zikirle, evratla, gözyaşıyla, Kur’an tilavetiyle besleyecek olan seherlerimizdir. Mü’min, onlara ayıracağı yaklaşık bir saatlik zaman diliminde sahur ile seheri öyle bir hemhal etmeli ki, Ramazan ayı boyunca aldığı maddi-manevi gıdalarla beslenmeli ve bu ruhî gelişimine ivme kazandırmalıdır. 

4- Teravih, sahur ve seherden sonra gelen adım ise oruç için edilecek ilk niyettir. Fıkhî olarak ele alırsak sahura kalkmayı düşünmenin bile oruca niyet olduğu bir gerçektir. Niyetin farz olan yeri kalptir; ulema dil ile söylemenin müstehap olduğunu söylese de, kalpteki niyeti bastıracağı endişesiyle mekruh diyen İmam Rabbani gibileri de olmuştur. Fakat böyle mübarek bir aya girmenin, böyle kıymetli bir vazifeyi ifa etmenin bilincini hassaten çocuklarımıza aşılamak için aile ortamında hep birlikte edilecek ilk niyet, örnek olmak için yapılan ve büyük faydasının görüleceği bir amel olacaktır.

5- Diğeri ise orucun yanında ağzı, dili, gözü ve duyu organlarımızı tutmak anlamına gelen ilk imsaktir. Orucu yalnızca farz olan yeme içme ve şehevi duyguları terk etme olarak anlayıp, onun yansımasını diğer uzuvlarında gösteremeyenler “Nice oruç tutanlar var ki, aç kalmaktan başka bir kazançları yoktur….” (İbn Mace, “Sıyam”,21) hadis-i şerifinde belirtilen acı neticeye yaklaşmış olmaktadır. Böyle yapanların belki farz ibadet üzerlerinden sakıt olmuştur, fakat ondan bir karşılık, bir ecir bekleyemezler. Nasıl ki ayet-i kerimelerde namazın kabulü, içindeki huşuun varlığına bağlanmışsa aynen öyle diğer bütün ibadetlerde huşu ve samimiyet gözetilmeli, oruç şekilcilikten uzak ve inceliklerinin farkında olarak ifa edilmelidir. Ramazan ayı girdiği gün sabah ezanından akşam ezanına kadar devam eden zaman dilimi boyunca sürecek olan imsak, yani tutma eylemi, gözü harama nazardan, dili gıybet ve yalandan korumaya kadar hepsine şamildir. Yani imsak, ağzımıza gıdaların girmesini engellediği gibi ağzımızdan çıkanlara da dikkat etmemizi iktiza etmektedir.

6- Gerektiği şekliyle ifa edilen ilk imsakın ardından gelen de ilk iftar olacaktır. Ramazan ayının ilk gününün gecesinden başlayarak iftara kadar uzanan bu ilkler, bu ayın diğer günlerinin ve dolayısıyla kulluğumuzun rehberleri olma özelliğine haizdir ve azami ölçüde dikkat ve ehemmiyet gerektirmektedir. Ramazan ayında bu vazifeleri bihakkın yerine getiren, ibadet şevk ve heyecanını muhafaza eden, bu yolla yeni nesillere Allah’ın farzlarını ve Peygamberimizin sünnetlerini öğretme kaygısı taşıyan Müslüman; Allah’ın dinini temsil etmeye hak kazanmıştır.

ORUÇ İBADETİNİN ALLAH KATINDAKİ KIYMETİ

Bir kudsi hadiste “Oruç benim içindir; onun karşılığını ben vereceğim” (Buharî, “Savm”, 2, 9; Müslim, “Sıyâm”, 30) buyrulmaktadır. Hadis-i şerifin ilk kısmında oruç Allah’a tahsis edilmektedir. Yaptığımız diğer bütün ibadetler de yalnız Allah için olduğu halde sadece orucun O’na tahsis edilmesinin hikmeti; sair ibadetlerin tümüne riya ve gösteriş karışma ihtimali bulunmasına rağmen oruç ibadetinde böyle bir şeyin söz konusu olmamasıdır. İkinci kısmında ise aynı şekilde bütün ibadetlerin karşılığını Allah Teâlâ verecek olduğu halde oruç için karşılığını ben vereceğim buyurmaktadır. Zira tüm ibadetlerimiz ve salih amellerimiz melekler tarafından en ince ayrıntısına kadar kayıt altına alınmaktadır ve bu kayıtlarla da onlara karşılık verilecektir. Fakat oruç ibadetinin sahip olduğu iç dinamiği ve zenginliği, onu ifa edenin içindeki hissiyatı meleklerin tam olarak kayıt altına almaları mümkün olmadığından karşılığı bizzat Allah tarafından verilecektir.  Yine hadis-i şerifte “Oruçlu için iki sevinç vardır: Birinci sevinci iftar vaktindeki sevincidir. Diğeri de, Rabbine kavuşup mükâfatını aldığı zamanki sevincidir” (İbni Mâce, “Sıyam”, 1) buyrulmaktadır. O halde uzun saatler boyunca aç kalıp sofraya oturduğumuz iftar vaktinde kalbimize gelen sevinç ve muhabbetin asıl kaynağını muhasebe etmemiz gereklidir. Yani bu sevinç, aç ve susuz bir insanın yemeğe ve suya kavuşması sebebiyle değildir. Şöyle ki iftara az bir vakit kala acıkmış halde helal nimetlerle hazırladığı sofrasının başında vakti dolmadan onları yemeyi kendisine haram kılmış şekilde beklemekte olan kulundan Cenab-ı Allah memnuniyet duymakta ve mağfiret ihsan etmektedir. Kul ise Allah Teâlâ’nın bu iltifatı karşısında manevi olarak aldığı desteği hissetmekte, ilahi mülakattan etkilenmekte ve neticede de bu muhabbet ve sevinç meydana gelmektedir

  Diğer Yazı Başlıkları

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bağış
Yap!