Yazar Makaleleri


 Abdullah Büyük


  AİDİYET ve MENSUBİYET
Ekleme Tarihi: 26.08.2018

Müslüman, Allah’a olan aidiyetini ispat etmek zorundadır. Bu ispatın yolu da, mensubiyetten geçmektedir. Mensubiyet, sadece sözle yürümeyen, talibinden fedakârlık, vefakârlık ve sabır isteyen bir yolun adıdır.

Ülke şartlarında yaşayan insanımızın hüviyeti, alt ve üst olmak üzere iki ayrı kulvarda şekillenmektedir. Müslüman için üst kimliğinin üzerine, hiçbir aidiyet geçemez. Dokunulmazlığa sahip bu üst kimlik, elbette Müslümanlığımızdır.

Hac suresi 78. ayette, değiştirilme olasılığı bulunmayan bu kimliğimiz, yüce Allah tarafından şöyle tespit edilmiştir: “O Allah, bundan önceki kitaplarda da, bu Kur’ân’da da size Müslümanlar adını verdi ki, peygamber size şahit ve örnek olsun, siz de insanlara, şahit ve güzel örnek olasınız.” (Hac, 22/78)

Fussilet suresi 33. ayette ise şöyle buyrulur: “Allah’a davet eden, dürüst ve erdemli davranan ve “Elbette ben kayıtsız şartsız Allah’a teslim olanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 41/33)

İnancımıza göre, İslamiyet’in fevkinde olarak hiçbir şeye yücelik addedilemez, İhtimal ki Müslüman kimliğimiz, İslam’ın bu yüce ufkuna rabt olunduğunda kimlik bilgileri ile kimlik sahibi örtüşecektir. Unutmayalım; biz bu kimliğimizi, emek vererek, türlü zorluk ve müşkülata katlanarak kazandık. Böyle de olmalıydı. Zira bu kimliğin kazanılmasında karşılaşılan güçlükler, ukbanın imarı demek oluyor; bir başka deyişle yüce Allah, cennet karşılığında canlarımızı satın alıyordu.

“Yakin (ölüm) sana gelinceye kadar, Rabbine kulluk et!” (Hicr, 15/99) Ayet-i celile’nin sunduğu mesaj, rahatlık ve zorluk zamanlarında, şerait ne olursa olsun, kulluğu sekteye uğratmamak gerektiğidir. Yaşadığı dönemin tuğyan eden günah ve hatalarından bunalarak münzevi olmayı seçmek, Müslüman kimliğin ve inkıtasız kulluk yolculuğunun hilafına bir davranış olacaktır. Bu tasavvur, geçmiş zamanlarda dağlara çıkmak, günümüzde ise evine çekilmek şeklinde tebarüz etmektedir. Gittiği her mekânda kapitalist mantığın yansımalarıyla karşılaşan çağdaş Müslüman, yorulduğunu hissetse de geri adım atmayı düşünmeyecektir. Zira ne Peygamberler ve ne de inananları, yaşadıkları toplumun envai çeşit isyan ve küfürlerinden etkilenerek, sadece içsel mülahazalarla ve evrad-u ezkârla meşgul olmayı doğru bulmamış, hepsi de dışa dönük, toplumlarıyla iç içe bir hayat tarzını benimsemişlerdir.

Biz, zorluk dönemi Müslümanları, Allah’a olan bağlılığımızı güçlendirmek zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Bunun için evvela şu soruyu kendimize yöneltelim: “Bedenin, elbiselerin, kullandığın türlü eşyalar sana ait. Peki, sen kime aitsin?” Muhtemelen yanıtını bulmakta zorlanmayacak ve hemen “Allah’a aidim.” Cevabıyla mukabelede bulunacaksınız. Ancak bilelim ki iş, bununla bitmiyor. Asıl ehemmiyet arz eden, bu mücerred iddiayı, müşahhas hale getirebilmektir.

Müslüman, Allah’a olan aidiyetini ispat etmek zorundadır. Bu ispatın yolu da, mensubiyetten geçmektedir. Mensubiyet, sadece sözle yürümeyen, talibinden fedakârlık, vefakârlık ve sabır isteyen bir yolun adıdır. Bu çetrefilli yolda ilerlerken, daima bir sınanma atmosferinde olunacaktır. Müntesip, mensubiyet serüveninde bir kötülükten iyiliğe geçiş yapacağı her an, Rasulûllah (sav)’in Mekke’den Medine’ye hicretlerini anımsamalıdır. Böylece, bu yolculukta zaman zaman peşine Süraka’ların takılmasını, silahlı düşmanlar tarafından yakalanma riski bulunmasını normal karşılayacaktır. Önünde engel olarak ne çıkarsa çıksın nihayetin ‘talea’lbedrualeyna’ olacağına da inanacaktır. Bu zorlu yolculuğun sonunda, yüce Allah kuluna “Hoş geldin” diyecektir.

Müslümanın iki tür kimliği mevcuttur:

l-Doğal, tabii kimlik: Bu tür kimliğin oluşmasında, kimlik sahibinin direkt müdahalesi ve etki gücü bulunmamaktadır. Mensup olunan aile, kavim gibi farklı bir tercih imkânı olmayan aidiyetler, doğal kimliğimizi temsil eder. Önce anne babasını tanıyan çocuk, zamanla yakın akraba çevresini diğerlerinden tefrik eder. Derken mensubiyet duygusu sırayla; aile, sülale, ırk ve en nihayet millet noktasında gelişme gösterir. Böylece insanda, Kürt, Türk, Laz, Çerkez olma gibi kavmî kimliği ya da daha üst perdede bir ulusun parçası olma özelliği, son olarak da bir dine intisap etme bilinci zuhur eder. Şu halde, fiziksel büyüme sürecindeki kimsede, duyu organlarına paralel olarak, mensubiyet şuuru da temayüz eder.

Tabii kimliğin en aleni surette meydana çıktığı alan, coğrafî konum itibariyle kazanılan aidiyetlerdir. Kişi, hayatı boyunca belki de en fazla bu kimliğini benimsemiştir. Sözü edilen bu durum, bir eve, bir sokağa, bir mahalleye ait olmakla açığa çıkar. Öyle ki, şahsa gönderilen bir postada dahi, ilgili mahalle/ sokak zikredilerek, bu çeşit aidiyete dikkat çekilir.

Doğal kimlik, herhangi bir çalışma, seçim ve ihtiyar olmaksızın elde edilen, dünyada yaşamanın kaçınılmaz getirileri olarak telakki edilmelidir. Dolayısıyla bu aidiyetler sebebiyle, kişilerin birbirlerine üstünlüğünden söz edilemez. Bir mahallenin diğerine üstünlüğü olmadığı gibi, Türkün Çerkez’e de üstünlüğü yoktur. Üstünlükte tek ölçüt, takvadır.

2-İradî kimlik (Seçme yoluyla elde edilen kimlik): Kişinin kendi tercihleri ile oluşan kimliktir. Tercih ise, iradeye dayalı bir eylemdir. Doğal kimlikten tamamen bağımsız olarak gelişen, müstakil bir mensubiyet alanıdır. Bir kulübe, bir partiye, bir sendikaya, bir teşkilata, bir derneğe, bir vakfa, bir tarikata ya da bir cemaate üye olmak anlamına gelen iradî kimlik, insanın kendi seçimleri sonucu şekillenmektedir.

Aidiyet mevzuuna şüpheli gözlerle bakmak, ancak ahiret inancını rafa kaldırmış kimselerin işidir. Müslüman ise ahiret inancına dair gerçeklere, karşısında açık duran bilgisayarı temaşa etmişçesine inanmaktadır. Dolayısıyla müslümana  yakışan, aidiyet kesbetmek ve şuurlu tavrını ortaya koyabilmektir.

Allah her insana belli yetenekler lütfetmiştir. Ne var ki, bir kimsenin evinde oturarak beklemesi, bu istidatlarının inkişafını sağlayamaz. Şu halde yeteneklerin temayüzünü sağlayan, tercihe bağlı iradî kimliğin kazanılmasıdır. Allah, kullarının bir araya gelmelerini ve hatta ibadetlerini birlikte eda etmelerini arzu etmektedir. Kur’an-ı Kerim’in muhtelif yerlerinde, “Rükû edenlerle birlikte rükû etmek, cihad edenlere katılmak ve secde edenlerden olmak” (Bkz, Bakara, 2/43; Enfal, 8/74; Hicr, 15/98) emredilmekte, böylece Müslümandan, iyiliğe teşvik edici bir çevreye dâhil olması istenmektedir.

İnsanın sahip olduğu yeteneklerde, ailesinin, çevresinin ve nihayet tüm ümmetin hakkı vardır. Aidiyet vesilesiyle bu hakları yerine getirme fırsatı elde edilmiş olacaktır. Öte yandan bir araya gelen kimselerin başarabilecekleri, münferiden yapılabileceklerinin çok fevkindedir. Elli kişi mevcudu bulunan bir grubu ele aldığımızda, bir araya gelen bu sayıda insanın fizik ve düşünce güçlerinin ciddi işler başarabileceği sonucuyla karşılaşırken; yüz kişi olup da grup haline gelemeyen insanların tek bir insan kuvvetinde kalmaya mahkûm oldukları görülmektedir. Özel yetenekleri olan azlar, çoklara galiptir. Bedir savaşında bin müşrikle üç yüz on üç, Mute savaşında yüz bin müşrikle üç bin, Yermük savaşında, üç yüz elli bin müşrikle yirmi yedi bin Müslüman savaşmıştır. Bu rakamların ifade ettiği gerçeği, duyu organları ve akılla değil, iman ile değerlendirmek gerekmektedir. Yakın tarihimizde iz bırakan Çanakkale savaşında da durum bundan farklı değildir. Adedi ne olursa olsun, inancı kavi olan cenah, daima muzaffer olmuştur. Bir İngiliz generali, Çanakkale harbinde ecdadımızın gösterdiği kahramanlıklar karşısında şöyle demekten kendini alamamıştır: “Tüfeğinin hedefinde cenneti gören bir askere biz ne yapabiliriz?”

Unutmayalım ki, yetenekleri, aidiyetleri sayesinde zirveye ulaşan bu örnek şahsiyetler, üstünlüğü, davaları uğrunda dünya yansa, “Ben varım” diyebilecek metanet ve dirayetle elde etmişlerdir.

Unutmayalım ki Müslüman, bir tek kişiyken, aidiyetiyle binler olmanın ve “Kim (Allah huzuruna) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır.” (En’am, 6/160) Beyan-ı ilahi’sinin talibi olarak hayatını sürdürür.

Neticede, mensubiyet ve aidiyetin niçin elzem olduğu tek bir cümle ile özetlenebilir: Hayata hâkim olmak için. Hayatın mahkûmu mu, yoksa hâkimi mi olmak istediğine karar veren insan, sağlıklı bir tahlilin ardından, mensubiyetin ehemmiyetini kavrayacaktır. Mensubiyet, kişiye hayatını yaşarken yalnızca yüce Allah’ın huzurunda/emirleri karşısında başını eğmesi gerektiğini öğretir

  Diğer Yazı Başlıkları

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bağış
Yap!