Yazar Makaleleri


 Abdullah Büyük


  DÜNYANIN İNSANLA, İNSANIN DÜNYA İLE İMTİHANI
Ekleme Tarihi: 26.08.2018

İnsan topraktan yaratılmıştır. İşlenen cürüm ve katliamlar da yine bu toprak üzerinde yapılmıyor mu? Akıtılan kanlar, patlatılan bombalar ve bütün sevimsiz olaylar, hep öz bedenlerimiz üzerinde icra ediliyor.

Müslümanın önce kavram dünyasıyla oynanmış, ihtiyaç ve israf kavramları sulandırılıp, aslından uzaklaştırılmıştır. Hâlbuki ihtiyaç ve israf dengesinin iyi kurulmaması, sosyal adaletsizlik ve toplum katmanları arasındaki uçurumun giderek büyümesi anlamına gelmektedir.

Evvela kendimize gelmeli, aslımıza dönmeliyiz. Öyle çok şeyimizi kaybettik ki... Gece hayatımız, uykularımız hatta rüyalarımız bile bozuldu. Küçük görerek ihlal ettiğimiz herhangi bir yasak, aslında farkına varmasak da manevî dünyamız için büyük bir darbe etkisine sahiptir ve daha birçok ihlalin de önü böylece açılmış olmaktadır.

Bu çağın insanı olan bizler, yaşadığımız dönemde vuku bulan olaylara imani bir perspektiften bakmalıyız. Hz. Peygamber (sav), “Müminin firasetinden sakınınız; zira o Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizi, “Tefsir”,6) buyurarak, hadiselere bakış zaviyemizi tespit etmekte ve dünyaya baktığı penceresi ile mü’mini ayrılmaz bir bütün olarak nazarlara sunmaktadır. Bu nedenle bizler, sosyal olaylara, toplumsal değişimlere, çevreye hülasa tüm oluşumlara, imanın kazandırdığı feraset ile bakmalı ve bu doğrultuda kritiğe tabi tutmalıyız. Bu temel prensiplere sadık kalarak şuan dünyamızda yaşanmakta olan bazı olaylara birlikte bakalım:

SAVAŞLAR

Yeryüzünde yaşanan her şey bizim bedenimizin üzerinde yaşanmış demektir. “Bir kumarhane, bir faiz kurumu, bir meyhane görürsen bil ki, bunların hepsi bedeninin üzerinde yapılıyor İnsan topraktan yaratılmıştır. İşlenen cürüm ve katliamlar da yine bu toprak üzerinde yapılmıyor mu? Akıtılan kanlar, patlatılan bombalar ve bütün sevimsiz olaylar, hep öz bedenlerimiz üzerinde icra ediliyor. Biz Müslümanlar, dünya üzerinde sürdürülen savaşlara, “Çok şükür Türkiye’de savaş yok (!)” gibi sığ bir mantıkla yaklaşamayız. Akıtılan her kanı kendi kanımız, dağıtılan her haneyi kendi evimiz saymak zorundayız.

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar” (Buhari “Edeb”,27) Hadis-i şerifte tavsif edildiği gibi tek bir vücudun organları mesabesinde olan ümmetin her bireyi; 2 milyar uzvunun acısını ruhunda hissetmeli ve üzerine düşeni yerine getirmelidir.

Bu husustaki vazifemizi icraya, dualarımız ile başlayacağız. “İçinde bulunduğum şartlarda/yüzyılda, savaş ülkelerindeki kardeşlerime nasıl bir yardım yapabilir, vazifemi nasıl yerine getirebilirim?” türünden mülâhazalar ve fikrî kaygılar karşısında verilecek en doğru cevap, “Dualarınızla...” olacaktır. Filistin, Irak, Afganistan, Suriye, Mısır ve daha pek çokları, alenî bir zulme muhatap kılınmaktadır. Bu canlı vesika karşısında Müslümana düşen, hiç olmazsa seherlerini ve dualarını bu kardeşlerine tahsis etmesidir.

Unutmamalıyız ki biz, namazlarımızın her rekâtında “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” (Fatiha, 1/5) derken, tekil ifadelerle değil, tüm ümmeti kapsayan bir dil kullanarak dua ediyoruz. Daha doğru bir ifadeyle kullarına dua talimini yaptıran Rabbimiz, geniş gönüllülük ve diğer gamlık gibi erdemleri namaz vesilesiyle bizlere aşılamış olmaktadır.

AÇLIK ve SEFALET

Türkiye’nin sadece bir günlük ekmek israfı, Nijer halkının tamamına yetecek seviyeye yükselmiş durumdadır. İsrafçı olmamak hem dinimizin öğretilerinin bir gereği, hem de İnsanî tasaların bir sonucudur.

SOSYAL ADALETSİZLİK

Dünyanın bir tarafında bir lokma ekmeğe muhtaç insanlar yaşarken, beri tarafta tıka basa doldurulmuş mideleri sebebiyle rahatsızlanan insanlar yaşamaktadır. Müslümanın önce kavram dünyasıyla oynanmış, ihtiyaç ve israf kavramları sulandırılıp, aslından uzaklaştırılmıştır. Hâlbuki ihtiyaç ve israf dengesinin iyi kurulmaması, sosyal adaletsizlik ve toplum katmanları arasındaki uçurumun giderek büyümesi anlamına gelmektedir.

TOPLUMSAL ÇÖKÜŞ

Söz konusu çöküş, toplumun yalnız bir ya da birkaç tabakasında değil, tüm kesimlerinde, hem de hızlı bir şekilde gerçekleşmektedir. Eroin komasına girerek ölen gençler, üniversitelerin geldiği acı nokta, ahlâkî erozyon, dinî yozlaşma ve daha yüzlerce belge, tehlikenin hızlı bir şekilde, hepimizi kuşatma altına aldığını göstermektedir.

ŞİDDET ve KORKU

Çocuk psikolojisi, aile mutluluğu gibi temalara sahip bilgilendirmelerde, ebeveynlere yapılan tembihatlardan biri de, çocukları üzerinde baskı kurmamaları, şiddete asla başvurmamalarıdır. Hal böyleyken, yıllardır ellerindeki silahlarla halkın korkulu rüyası haline gelen düşman askerlerinin varlığı, savaş ülkelerinde yaşayan çocuklarımızı müthiş bir baskı ve korku altına almaktadır. Henüz doğmadan anne karnında şiddet ortamı ile tanışan çocuklar, bir ömrü, aynı korku altında geçirmek zorunda bırakılmaktadırlar.

Bir uzvumuz, gece gündüz demeden aynı şiddete maruz kalırken, diğer bir uzvumuz doyumsuzluk batağında debelenmekte ve meşguliyetlerini sadece yeme içme, gezip tozma gibi üzerinde hiçbir ümmet şuuru nişanesi bulunmayan basit işlerle iştigal etmektedir. Bir tarafta küçük elleriyle düşman tanklarına sapanla taş atma telaşında çocuklar yaşarken, diğer yanda 15 yaşına gelmiş olmasına rağmen, anne babası tarafından sabah namazına kaldırılmaya kıyılamayan çocuklar varlığını sürdürmektedir.

Şimdi mukayese ve muhasebeyi objektif bir usulle inanç penceresinden yapalım ve hükmümüzü vicdan mahkemesinde kendimiz verelim...

PARÇALANMIŞ AİLELER

İstatistikî verilere göre, 2013 yılında Türkiye’de, 125 bin aile, mahkemelere başvurarak boşanmıştır. Bu dağılan ailelerden dolayı nereden bakılsa 100 bin çocuk evsiz kalmış, aile şefkati ve merhametinden yoksun bırakılmıştır.

Tüm bunlara ilaveten, şu unsurlar da çağımızda büyük problem teşkil etmektedir:

-Sahipsiz Çocuklar

-Kimsesiz Yaşlılarımız

-Dumura Uğramış Beyinler: Kur’an, ancak akıl sahiplerini muhatap kabul eder. Düşünmeyen, kavramayan, anlamayan insanı, insan yerine dahi koymaz. Öyle ki, aklını kullanmayanları, hayvanlarla müsavi tutar.

-Dinmeyen Gözyaşları!

-Cehalet!

-Sorumsuzluk!

-İlkesizlik!

-İlgisizlik!

-Bilgisizlik!

Bunlar bizim çözümlemeye çalıştığımız problemlerimiz, değişmeyen gündem maddelerimizdir. Biz, cehaletle ve ideolojilerle savaşırız; kişilerle değil... Ancak küfür odakları, birebir İslâm’la ve Müslümanla savaşmaktadır. Bizler, inancımız gereği, dünya ve içinde yaşananlardan sorumluyuz. Kur’an’ın diliyle ifade edersek, dağların yüklenemedikleri emaneti yüklenmiş, bu ağır sorumluluğun altına girmiş kimseleriz. (Bkz. Ahzab, 33/72) En başta Allah’a ve O’nun dinine karşı sorumluyuz. Çevreye ve dünyada gelişen olaylara karşı duyarsız kalabilmemiz, düşünülemez.

Evvela kendimize gelmeli, aslımıza dönmeliyiz. Öyle çok şeyimizi kaybettik ki... Gece hayatımız, uykularımız hatta rüyalarımız bile bozuldu. Küçük görerek ihlal ettiğimiz herhangi bir yasak, aslında farkına varmasak da manevî dünyamız için büyük bir darbe etkisine sahiptir ve daha birçok ihlalin de önü böylece açılmış olmaktadır. Vatandaş kimliğimizle mesul tutulduğumuz görevlerin yerine getirilmemesi de -insanlığın faydasına olduğu sürece- bu kabildendir. Örneğin, tenha bir gece vakti kırmızı ışıkta geçme yasağını yok sayan bir şahıs, bu davranışıyla hemen her kural için potansiyel bir ihlalci olduğunu göstermiştir.

Efendimiz (sav)’in, “Sizler çalışma ve hizmetleriniz ile elde edemediğiniz nice mevkilere niyetlerinizle ulaşacaksınız.” (Ahmet b. Hanbel, Kitabüz Zühd) şeklindeki buyruğu, yukarıda ortaya koyduğumuz, “dünyayı inançsızlara terk etmeme” hedefinin, amacını aşan ya da boyumuzdan büyük bir söylem olmayıp, bilakis gecikmiş bir iddia olduğunu kanıtlamaktadır.

“Konstantiniyye (İstanbul) elbette fethedilecektir. Onu fethedecek olan kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur.” (Buhari, “Tarihü’s Sağir”, 139) Bu nebevi beyanı işiten kaç sahabe, sözü edilen fethi görebilmiştir? Görmedikleri ve göremeyecekleri fethe gönülden inanan ashab, muhtemelen yıllar evvelinden duaları ile bu bahtiyar Fatih’i desteklemiş, böylece amelleriyle nail olmaları mümkün olmayan bir hizmete, niyetleri ile dâhil olmuşlardır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan 63 silah fabrikasından 62’si Yahudi’nin tekelindedir. Bu çirkin işbirliği ile üretilen yeni kimyasal silahlar, sudan sebeplerle çıkarılan savaşlarda, Müslüman topraklarında denenmektedir. Taraflardan biri savaş donanımını üretirken, diğeri de ortak amaçları için üretileni kullanmaktadır.

Tüm bu bilgilerden sonra, “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır” (Beyhaki, Şüabül İman, 343) hadisi kapsamında, yaşamımız boyunca bir savaş ortamında bulunmayacak ve fiziken zor durumda bulunan Müslüman kardeşlerimizin yanına gidemeyecek de olsak; niyet kimliğimizle bir mücahid olduğumuzu kendimize kabul ettirmeliyiz ve buna göre yaşamalıyız

  Diğer Yazı Başlıkları

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bağış
Yap!