Yazar Makaleleri


 Abdullah Büyük


  SÖZLE YETİNENLERİN AHİRET MANZARALARI
Ekleme Tarihi: 26.08.2018

Yaşamadığını konuşmama prensibi, okuyucuyu bildiklerini anlatmaktan vazgeçirmemelidir. Yaşama ve anlatma, bir kürenin iki kutbu, mücadelemizin iki temel ayağıdır. Kişi, hem anlatmayı elden bırakmayacak hem de eylem planındaki noksanlıklarını tamir etme çabası taşıyacaktır.

Tövbe, Rab ile konuşmaktır. Kul, bütün sıkıntılarını, duygusal med-cezirlerini, hatalı düşünce, söz ve eylemlerini kapalı kapılar ardında yüce Allah’a açmalıdır. Zira bu niyetle gelen kul, cürümü ne denli büyük olursa olsun, kapıdan kovulmayacak, hatası yüzüne vurulmayacaktır.

Tövbekâr kimse unutmamalıdır ki, 7 milyar insanın küfrü, şirki, isyan ve günahı birleştirilse, Allah’ın rahmet denizinde iğne ucu kadar hacmi olmayacaktır. Bu gerçek, ümitlerin yeşermesini sağlar. Yeter ki kul, günahında ısrarcı davranmasın ve Kitap ve sünnetin ikazlarını hafife almasın.

 

“Miraç gecesi, dudakları ateşten makasla kesilen bir gruba rastladım. Bunun üzerine, ‘Ey kardeşim Cibril! Bunlar kimler?’ dedim. O da, Bunlar dünya ahalisinden hatip olan kimselerdir. Onlar insanlara iyiliği emrediyorlar, fakat kendilerini unutuyorlardı.” (Hanbel, Müsned, 3/120, 231, 239)

Mealini verdiğimiz hadis-i şerifte geçen hatiplerin kimler olduğu konusunda yorum yaparken, çok geniş bir pencereden bakmak gerekmektedir. Müftü, vaiz, yazar, sohbetçi gibi isimler alan çeşitli zümreler, hep bu grubun içinde mütalaa edilmelidirler. Bu can alıcı hadisi ve benzerlerini pek çok kere okumuşuzdur. Ne var ki, verdikleri mesajlar ne beynimizde şekillenmiş ve ne de kalplerimize inip iman haline gelmiştir. Şayet okuduklarımızı bihakkın ifa edebilseydik, sadece bu hadisin dahi amelsizlik hastalığından bir çırpıda kurtulmamızı sağlayabilecek güçte olduğunu görecektik. Zira bu hadiste sözle yetinenleri hedef alan ciddi bir tehdit mevzubahistir. Çok değil, biraz düşünen insan, ateşten makaslara tahammül edebilmek şöyle dursun, bir iğne acısına, bir hamam sıcağına dahi direnç gösteremediğini fark eder.

Üstelik cehennemin ateşinin harareti, dünya ateşleriyle mukayese kabul etmeyecek şiddettedir. Cehennem ateşinin santigrat derecesini tahayyül için, dünyada görebildiğimiz en yüksek sıcaklığı, örneğin demir eritmede kullanılan fabrika ateşlerini nazara almak ve bunu en az yetmişle çarpmak gerekmektedir. Bu öyle bir sıcaklıktır ki, bir anda eti kemikten soyup ayağa indirir de, geriye sadece iskelet bırakır. Âşık Veysel, “Cehennemde odun ateş yoktur, herkes ateşini kendi götürür” diyerek, bu korkunç sonu insanın kendi elleriyle hazırladığını ifade etmektedir.

“beynelhavf ve reca” şiarımız gereği, bugün kıyamet kopsa yarın cehenneme ilk girenin de, yine bugün kıyamet kopsa yarın cennete ilk girenin de kendimiz olacağı inancına sahip olmalıyız. Azap ve mücazat sözlerinin görünüşü ürkütücü de olsa, arka bahçesi merhamet ve rahmet doludur.

Yaşamadığını konuşmama prensibi, okuyucuyu bildiklerini anlatmaktan vazgeçirmemelidir. Yaşama ve anlatma, bir kürenin iki kutbu, mücadelemizin iki temel ayağıdır. Kişi, hem anlatmayı elden bırakmayacak hem de eylem planındaki noksanlıklarını tamir etme çabası taşıyacaktır. Bunun yanı sıra da diline tövbe görevleri yükleyip, şu sözlerle niyetini daima iyiden yana güncelleyecektir: “Ben bütün konuşmalarımı Senin rızan için yaptım. Ama bilmeden nefsime uymuşsam affını istiyor, yardımını talep ediyorum. Zaman zaman insanların alkış ve beğenilerini Senin tasdiklerinin önüne geçirmişsem, bunları zafiyetimden sayıp, affet ya Rabbi!”

Bunun hilafına davranıp, anlatmaksızın sadece kendi hayatımızın ıslah ve ihyası için uğraş vermek, Kur’an ve sünnet ekseninde doğru karşılanmayacaktır. Yaşama konusunda ne denli başarılı olduğumuzdan ziyade, yaşamaya gerçekten niyetli olup olmadığımız önemlidir. Zira yüce Allah, niyetlere göre ödül ve ceza verecektir. Şayet niyetlerde bir kayma ve şirazeden çıkma gözlenirse, bu durum da Rabbe şikâyet edilmelidir. Kul tövbe ettiği sürece affedilmesinin önünde hiçbir engel yoktur. Yeter ki bu itiraf ve tövbeleri samimiyet arz etsin. İhlâs ve samimiyet, amellere de karakterlere de değer kazandıran yegâne faktördür. Bu bağlamda konuşmaları küçük görülüp kıymetsiz algılanan ve fakat samimi olan bir kimse, ind-i İlahi’de büyük insan olarak kategorize edilecek, kendisine ehemmiyet verilecektir.

Tövbe, Rab ile konuşmaktır. Kul, bütün sıkıntılarını, duygusal med-cezirlerini, hatalı düşünce, söz ve eylemlerini kapalı kapılar ardında yüce Allah’a açmalıdır. Zira bu niyetle gelen kul, cürümü ne denli büyük olursa olsun, kapıdan kovulmayacak, hatası yüzüne vurulmayacaktır. Bu atmosferde kalbi itirafını gerçekleştiren kulun sesi, Rabbin rızasını celbedicidir. Hatta itiraf halindeki ses, özel olarak kayıt altına alınır.

Amel planındaki başarısızlıklarımıza rağmen, ümidi elden bırakmamalıyız. Allah’a karşı hala yüzümüz var. Kaybettiğimiz gücü, bu müstesna atmosferde gerçekleştirilen itiraflarımızdan alacağız. Salih amel yapabilme gücünün depolandığı yegâne istasyonlar, tövbe ve Rabbe yöneliş anlarıdır. İstiğfar ve tövbeye koşmak için, ne leyle-i kadri ve ne de leyle-i beratı beklemeye hacet yoktur. Zira samimi itiraflar, her geceyi kadre çevirecek güçtedir.

Evet, artık hepimiz muhasebe terazisini kurmalı, bir tarafa kendimizi, diğer tarafa da bu bilgilerimizi yerleştirerek, ibrenin hangi sonucu gösterdiğine dikkat kesilmeliyiz.

“Kıyamet günü bir âlim getirilir ve cehenneme atılır. Bağırsakları dökülür. Değirmen, çeviren merkep gibi o bağırsaklarının etrafında döner. Cehennem halkı etrafında toplanır: Ne bu halin? derler. O da: Ben dünyada hayrı emreder, fakat kendim yapmazdım. Kötülükten men eder ama kendim yapardım. İşte cezasını çekiyorum der.” (Buhari ve Müslim Ebu Üsame’den nakletmişlerdir.)

Sahihliği üzerinde muhaddislerin ittifak ettikleri bu hadis; anlattığı ibret verici manzaranın gerçek olduğunu ihbar etmekte ve haberini verirken, tasvir ettiği bu halin tehdit ve korkutma amacına yönelik getirilmiş bir teşbih olduğu yönündeki tevillerin önünü baştan tıkayacak sarih bir dil kullanmaktadır.

Gönüllerimize taht kurmasını istediğimiz Efendimiz (sav)’in bu mübarek sözünün tesir ve etkisini hayatımızda görebilmek için, yukarıda verilen okuma- yaşama eksenindeki bilgileri aynen uygulamalıyız. Zira hiçbirimiz cehennem halkının önünde dahi rezil bir duruma düşmek demek olan o hali yaşamak istemeyiz. Başkalarına emrettiklerini yaşamayan, başkalarına yasakladıklarını yapmaktan da geri durmayan insan için işte böylesi dehşetli bir son hazırlanmıştır. Ne var ki, henüz hayattayken yapacağı samimi dönüşler, ahiret manzarasını değiştirmeye yetecek olan kulun, belki birkaç dakikalık itiraf cümleleri, onu ebedi nimetleri kazanmaya aday hale getirecektir.

Tövbekâr kimse unutmamalıdır ki, 7 milyar insanın küfrü, şirki, isyan ve günahı birleştirilse, Allah’ın rahmet denizinde iğne ucu kadar hacmi olmayacaktır. Bu gerçek, ümitlerin yeşermesini sağlar. Yeter ki kul, günahında ısrarcı davranmasın ve Kitap ve sünnetin ikazlarını hafife almasın.

İnsan fiziksel bir hastalığının tedavisi için belki birkaç yıl süreyle ilaç kullanmaya ihtiyaç duyarken, manevî hastalıklarından arınması, bir lahza aralığında yapacağı içten tövbeler ile gerçekleşebilmektedir. Bu muazzam lütuf, kulu, nihayette değirmen çeviren merkep misali azap içinde bağırsaklarının etrafında dönüp duran bir cehennemlik olacakken; cennet nimetlerine gark olmuş, bu saadet ikliminde adeta baş tacı yapılmış bir cennetlik haline getirmektedir. Tövbe için acele davranılmalıdır; zira insanı Allah’a götüren binit demek olan ölüm, bize sandığımızdan çok daha yakındır.

Şa’bi’den nakledildiğine göre; “Cennetliklerden bir grup, cehennemliklerden bir grubun haline muttali olur ve onlara: Niçin cehenneme girdiniz? Hâlbuki biz, sizin bize öğrettikleriniz sayesinde cennete girdik derler. Onlar da: Biz iyiliği emrediyorduk ama onu kendimiz yapmıyorduk dediler.” (Razi, Mefatihu’lĞayb, 2/492)

Yazılı ve sözlü olarak kendilerine tebliğde bulunduğunuz, böylece kurtuluşlarına vesile olduğunuz kimseler; yaptığınız uyarı ve tavsiyelere uymaları halinde, içinde bulundukları cennetten, cehennemdeki halinize bakıp, niçin oraya girdiğinizi soracaklardır.

Mü’min kimseden, bu neticeyi yaşamaması için bir bedel talep edilse, kendisine ait ne varsa tereddüt etmeden bağışlayacaktır. Hâlbuki yüce Allah, ebedî kurtuluş karşılığında kulundan bunların hiçbirini talep etmeyip; bilakis, şükretmesi halinde nimetlerini artırmayı da vaad ediyor. Tek istediği ise samimi bir dönüş ve ahde vefa...

Allah (cc), vaaz etme konumunda bulunan her vaizi, ilmini yaşayanlardan kılsın

  Diğer Yazı Başlıkları

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bağış
Yap!