Yazar Makaleleri


 Abdullah Büyük


  Ramazanının Bıraktığı İzler
Ekleme Tarihi: 26.08.2018

İbadetlerimizde ihlâs, samimiyet, huşû ve hudû; her zaman o ibadetin kabulü için olmazsa olmazıdır. Ramazan mektebinde, bu iç dinamikler doruk noktaya ulaşmalıydı. Kur’an okumalarımız, teravih namazlarımız, yasak savma kabilinden çıkarak “gerçek ibadet” boyutu kazanmalıydı. “Âdet” olmaktan çıkıp “ibadete” dönüşmeliydi.

Kamil insan olmak istiyorsak kendimize dönmekten, içimize bakmaktan başka çaremiz yoktur. Egolarımızı ve egoistliğimizi yenmeden hamlıktan, çiğlikten kurtulamayacağımızı bilmeliyiz. Pişeceğimiz irfan ocakları ve zamanlar aramalıyız. Her Ramazan olduğu gibi, 1437 Ramazan ayı da bizim için hikmet okuyacağımız ve pişeceğimiz bir zaman dilimiydi.

Ramazan ayı "Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden âzâd" ayıdır. Allah’u Teâlâ'nın afv ve mağfiretinin coştuğu, kötülüklerin asgariye indiği, şeytanın iğvasının azaldığı bir aydır.

Orucun, manevî ve ruhî hayatımızın tamir, takviye ve yücelişini sağlayan faziletli bir ibadet oluşuyla ilgili, Rasûlüllah (sav) şöyle buyururlar: “Oruç, sizi her türlü kötülükten koruyan bir kalkandır. Biriniz, oruçlu olduğu zaman çirkin söz söylemesin, cahillik etmesin. Birisi kendisine çatar, dövüşür ve kötü sözler söylerse ben oruçluyum desin.” (Buhari, “Savm”, 2; Müslim, “Sıyam”, 160)

Oruç, Rasulullah’ın (sav) diliyle, aynı zamanda hesapsız mükâfatın verileceği bir ibadettir: “Âdemoğlunun her ameli katlanır. Bir iyilik on mislinden yedi yüz misline kadar katlanır. Allah (cc); Yalnız oruç müstesna. Çünkü o benimdir. Onun mükâfatını verecek olan da benim. Kullarım şehvetini ve yemesini benim için bırakıyor” (Müslim, Sıyam, 164) buyurmuştur.

“Oruç benimdir onun mükâfatını ben veririm”den murat, diğer ibadetlere riya girdiği halde, oruçta riyanın bulunmamasıdır. Çünkü oruç, fiilli olarak anlaşılmayan bir ibadettir. Kimin oruçlu olup olmadığını Allah’tan başkası bilemez. İnsanlara oruçlu olduğunu söyleyip tenhada oruç yemek mümkündür. Bunu da ancak Yüce Allah bilebilir.

Manevî dinamikleri ile tutulmayan bir oruç, sahibini ruhen olgunlaştıramaz. Ebû Hureyre’nin naklettiği bir hadiste Peygamberimiz bu konuyla ilgili de şöyle buyurur: “Kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi terk etmezse Allah’ın, o kimsenin yemeyi, içmeyi terk etmesine ihtiyacı yoktur.” (Müslim, “Sıyam”, 164)

İbadetlerimizde ihlâs, samimiyet, huşû ve hudû; her zaman o ibadetin kabulü için olmazsa olmazıdır. Ramazan mektebinde, bu iç dinamikler doruk noktaya ulaşmalıydı. Kur’an okumalarımız, teravih namazlarımız, yasak savma kabilinden çıkarak “gerçek ibadet” boyutu kazanmalıydı. “Âdet” olmaktan çıkıp “ibadete” dönüşmeliydi.

Dokuz ayda gevşeyen manevî hayat iplerinin, bu mübarek üç aylarda, günlerde düğümleri tekrar sağlamlaştırılmalıydı. Bu aylar, şarj olma ayları olarak algılanmalıdır. Normal olarak yaşanan ibadet hayatının bu aylarda biraz daha yoğunlaştırılması gereklidir. Bunun örneğini Rasulullah (sav) bize vermiştir. Bu aylarda diğer aylara oranla Peygamber Efendimiz Rabbine daha çok yönelmiştir. Özellikle Ramazan'ın son on günü Mescidde i'tikafa girerek kendini dış dünyadan soyutlayıp Allah'a ibadete adamıştır.

İşte Rasulullah'ın bu örnek tavrı bizlere, kudsiyyeti Rabbâni olan bu mübarek günlerde, bizlerin de normal ibadet hayatlarına ilaveler yaparak iyilikleri yaşama, kötülüklerden uzak durma ameliyesinde daha dikkatli olma ve gevşeyen manevî bağlarımızı pekiştirme, bu alışkanlığımızı da diğer aylara yayma mesajı vermektedir.

Öyleyse ibâdetler ve hayırlar için bir mevsim ve mü'minlere açık bir panayır olan Ramazan ayı, insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran, öldürücü ideoloji ve süflî ihtiraslardan kurtaran İslam inkilabının kanunlarını ihtiva eden Kur'anı Kerim'in indirilmeye başlandığı bir ay olarak incelendiği zaman, bütün mü'minlere kapılarını açmış amelî eğitim yaptıran çok güçlü bir mektep olduğu görülür.

Ramazan mektebi; namaz, oruç, fıtır sadakası, tefekkür ve Kur'an okuma gibi yoğun ameli dersleriyle ruhu tekamül ettirmekte, nefsi ise terbiye ve tezkiye etmektedir. Bu yüce mektebin müfredatına gönül vererek geçmiş onbir ayın muhasebesini yapan ve gelecek on bir aya bedenen ve ruhen hazırlanan ve böylece İslam dininin hayat kanunlarını yaşama aşkıyla şarj olan mü'minler, Rasûlullah'ın ifadesiyle “analarından doğdukları gün gibi saf ve günahsız olarak” Yüce Mevlâ’mızdan “rıza” diploması alırlar.

Ramazan mektebinden geçer not alarak mezun olanlar, mezuniyetlerine yakışan bir tavırla Ramazanda edindikleri iyi alışkanlıklar ve ibadetlere olan düşkünlüklerini hayatlarının devamında da sürdürmelidirler. Sadece Ramazanda Allah'ın rızasına uygun davranıp, Ramazandan sonra heva ve hevesin güdümüne girmeyi, İslam'la uzlaştırmak mümkün değildir. Aslında Müslüman, her ayını Ramazan, her gecesini de Kadir bilerek Rabbine olan kulluk vazifesini sürekli bir şekilde ayakta tutmalıdır.

Müslüman, kulluğunu ihlal edecek her davranıştan ömrü boyunca, bütün zaman dilimlerinde uzak kalıp, Allah'a yaklaştıran her amele koşarak ulaşmak zorundadır. “Allah'a şükreden bir kul olmayayım mı?” diyen Rasul'ün (sav) çizgisini kendine rota edinerek, “Rabbe şükreden bir kul” olmayı her an öncelemelidir.

Kamil insan olmak istiyorsak kendimize dönmekten, içimize bakmaktan başka çaremiz yoktur. Egolarımızı ve egoistliğimizi yenmeden hamlıktan, çiğlikten kurtulamayacağımızı bilmeliyiz. Pişeceğimiz irfan ocakları ve zamanlar aramalıyız. Her Ramazan olduğu gibi, 1437 Ramazan ayı da bizim için hikmet okuyacağımız ve pişeceğimiz bir zaman dilimiydi. Hz. İbrahim gibi her duamızda (Şuara, 26/83) Rabbimizden hikmet dilenmeliyiz.

Ramazanın irfan mektebinden nasiplenip-nasiplenmediğimizi anlamak için kendimizi şu sorularla kısaca murakabe edelim:

- Oruç ibadetiyle geçirdiğimiz bir ay, Allah ile olan ilişkimizin her daim canlı olmasına vesile oldu mu?

-Yeryüzündeki özgürlüğün ve güvenin adresi olarak imanı seçip, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olabildik mi?

-İnandığımız dini kendimiz için bir yaşam biçimi kabul edip sonuna kadar bu yaşam biçimini savunabiliyor muyuz? 

- Hayatlarımızın merkezine Allah’ı yerleştirip hayatlarımızı Allah ile anlamlandırabiliyor muyuz?

-Yaptığımız hiçbir Salih amelin reklamcısı olmayıp, ücreti- takdiri yalnızca Allah’tan bekleyebiliyor muyuz?

-Allah rızası için verilen hiçbir görevi küçümsemeden yaptığımız işe değil, o işi kimin için yaptığımıza bakıyor muyuz?

- Nimeti değil, külfeti önceleyip, sıkıntıda en önde, nimet paylaşımında en arkada kalmayı tercih edebiliyor muyuz?

Kendimizi murakabe etmemiz gereken bu hususlar, Efendimizin, çağındaki müşrik Mekke toplumunun önüne kendi öz elleriyle terbiye ederek koymuş olduğu numune şahsiyetlerin hasletleriydi. İnsanlar, inandıkları zaman nasıl bir değişim ve dönüşüme uğrayacaklarını hayatlarını imanlarına şahit kılan bu numune şahsiyetlerden canlı olarak izleyebiliyorlardı. Bu örnek neslin her biri adeta bir çekim merkeziydi. Hayatları İslam’ın en güzel tebliğ- tefsir ve temsiliydi.

Ömrümüze her yılın Ramazan ayı bir defa gelir ve bizde bazı izler bırakarak mahşere kadar bizden ayrılır. 1437 Hicri yılının Ramazan ayını da ömrümüzden uğurluyoruz. Bu Ramazanın da bundan önceki Ramazanlarda olduğu gibi bize güzel hasletler kazandırarak,  mahşerde lehimize şahit olacak şekilde bizden ayrılması gerekiyor.

1437 Ramazanın bizlerden memnun olarak ayrılması duasıyla, bu aydaki kulluğunuzla hak etmiş olduğunuz Bayramınızı tebrik ediyorum

  Diğer Yazı Başlıkları

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bağış
Yap!