Yazar Makaleleri


 Abdullah Büyük


  NESİLLERİN TERBİYESİ BİR PERYGAMBER MESLEĞİDİR
Ekleme Tarihi: 26.08.2018

Bu yazıyı sesli dinlemek ister misiniz ? Üye girişi yapın

Mahlûkat içinde terbiyeye en çok ihtiyaç duyan insandır. Hayatta en zirve sanat da insan yetiştirmektir. Bundan dolayı Allah Teâlâ insan yetiştirme görevini Peygamberlere vermiştir. O halde talim ve terbiye hizmeti bir Peygamber mesleğidir.

Terbiyeci bilgi vermenin yanında samimiyet tohumları ekmekle de muvazzaftır. Anne, baba, öğretmen, imam veya eğitim mesuliyeti taşıyan her kim olursa olsun yapması gereken şeylerden biri de samimiyet kazandırmaktır. Zira bütünüyle samimiyet olan din, bunu gerekli kılmakta; samimi olmayan bütün şeyler de Allah indinde kabul görmemektedir.

Bir yaprağın bile hareketlerinden haberdar olan Allah Teâlâ’nın yeryüzüne halife olarak gönderdiği insanın eğitim ve terbiyesini üstlenen, onu şeytanın ve nefsin tuzaklarından korumak ve salihler arasına dâhil etmek için çaba gösteren birinin bu samimi gayretlerini karşılıksız bırakması düşünülemez.

Terbiye mesuliyetini üzerine alan ve mürebbi olma özelliklerine sahip olan tüm terbiyeciler ve eğitimciler geleceğin, istikbalimizin mimarlarıdır. Evet, bu iki vasfı taşıyan herkes -statüsü, konumu ne olursa olsun- bu toplumun terbiyecileri mesabesindedir. Bu açıdan eğitim ve terbiye insanın yalnızca insanları değil çevresindeki her şeyi ıslah etmesi, bozulmuş olan her şeyi düzeltmesi anlamı taşıdığından; bir tarlayı yeşil hale getirmek dahi bu cümleden sayılabilir. Pek tabi bu ıslah çalışmalarının en zoru insan eğitimidir. Biz de bu eğitimin en zor bölümünü nasıl kolaylaştırabiliriz, hangi usullerle amacımıza ulaşabiliriz sorularının cevabını arama çabası içindeyiz.

İnsanı terbiye etmek, can damarlarını beslemek demektir. Bunun için de geçerli olan tek besin, vahyin onayından geçmiş ve kalbe inmiş olan bilgilerdir. “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim, dedi.” (Bakara, 2/30) Ayet-i kerimede meleklerin dilinden ifade edilen insanın kan dökücü ve fesat çıkarıcı özelliğinin fıtratında olduğu bir hakikattir. Doğan her insanın tabiatında taşıdığı bu özellikleri ise eğitim ve terbiye ile ıslah yoluna gitmezsek o insan elbette yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak, kan dökecektir.

İnsan terbiye etmekle iş üretmek ikiz kardeş gibidir. Bu ikisinin birlikte yürütülmesinin en güzel örneği Selçuklu döneminde kurulan ‘Eline, diline, beline sahip çık!’ hedefiyle çalışmalarını ticaret hayatı üzerinde yoğunlaştıran Ahilik Teşkilatı’dır. Yani talim ve terbiyeyi birbirinden ayırmamalı, her ikisini de bünyesinde barındıran bir eğitim sistemi benimsemeliyiz. Zira insanın hayatının her anı bir terbiye dâhilinde devam etmekte; öyle ki yolda yürürken Kur’an’ın işaret ettiği şekilde yürümesi, kendisine seslenen birine sünnet-i seniyyeye uygun biçimde dönüp bakması dahi bu terbiyenin kapsamına girmektedir. Her anı kapsayan bu geniş terbiyede Cenab-ı Allah’ın bizzat terbiye edip kullarına örnek olarak gönderdiği, kıyamete kadar gelecek her insanın da değişmez örneği ve mürebbisi olan Peygamberler başrolü üstlenmektedirler.

İnsan kalpten terbiye edilir. Zira küp, içindekini dışına sızdırır. Kalbî bağlantısı olmayan eğitimler gösteriş ve riyakârlıktan öteye geçemez. İnsanın hayatını ıslah edecek ve düzene sokacak yegâne güç ise kalbî kuvvettir. Eğer kalp terbiye edilirse, bütün vücut ve uzuvlar da onun hâkimiyeti altında olduğundan onlar da terbiye olacaktır. Aksi halde terbiyeden geçmemiş bir kalp hiçbir uzvu ıslah gücü ve kabiliyetine sahip olmayacaktır.

Mahlûkat içinde terbiyeye en çok ihtiyaç duyan insandır. Hayatta en zirve sanat da insan yetiştirmektir. Bundan dolayı Allah Teâlâ insan yetiştirme görevini Peygamberlere vermiştir. O halde talim ve terbiye hizmeti bir Peygamber mesleğidir. Osmanlı döneminde eğitime alınmış olanların yaptığı şu dua bu konuda hem dikkat çekici hem de bir örnek niteliğindedir: “Ya Rabbi! Bana hocamın kusurunu, noksanını gösterme!” Anne, baba, öğretmen veya terbiye veren konumunda her kim olursa onda görülen bir eksiklik, onun ve yetiştirdiği kişinin kalbi arasındaki ilişkide bir kopukluk meydana getirebileceğinden böyle dua etmişler, bu yolla terbiyenin söz ve şekilden değil, kalpten sağlanan bir iletişimle gerçekleşebileceği hakikatini de en güzel biçimde göstermişlerdir. “Alimlerin yaptıkları cahillerin delilidir” hakikati gereğince tüm terbiyeciler hayat tarzlarının bilmeyenler için bir örnek mesabesinde olduğu bilinç ve şuuruyla terbiyeye aldığı kişilerin kendi hatalarını gördüklerinde bu terbiyenin sağlıklı olmayacağını bilmeli ve ona göre hareket etmelidirler. Bunun yanında da bu mesleği kendilerinden devraldığı Peygamberlerin metot ve usullerini bilmeli; başarılı olmanın sırrının onlardan öğrendiklerimiz olduğunu göz ardı etmemelidirler.

MÜREBBİNİN VAZİFELERİ

Terbiyeci bilgi vermenin yanında samimiyet tohumları ekmekle de muvazzaftır. Anne, baba, öğretmen, imam veya eğitim mesuliyeti taşıyan her kim olursa olsun yapması gereken şeylerden biri de samimiyet kazandırmaktır. Zira bütünüyle samimiyet olan din, bunu gerekli kılmakta; samimi olmayan bütün şeyler de Allah indinde kabul görmemektedir.

Mürebbi, terbiyesine aldığı kişinin ufkunu genişletmelidir. Tüm âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamber’in ümmeti olan ve bütün yeryüzünün sorumluluğunu taşıyan Müslümanlar olarak ufkumuzun dar olması pek tabi eğitim hayatımızı büyük ölçüde kısıtlayacaktır. Öyle ki bir eğitimcinin ufku kendi mahallesi, kendi şehri ve hatta kendi ülkesiyle sınırlı kalmamalı; tüm dünyayı kuşatmalıdır. Zira dünyada vuku bulan hadiseleri, hâkim olan yaşam şartlarını bilmeyen bir eğitimcinin tam bir eğitim verebilmesi düşünülemez.

Mürebbi, eğittiklerini akl-ı selime çağırmalı, doğru karar verebilmelidir.

Mürebbi, usul ve metot öğrenmeli; eğitimin esas ve temellerinin kalpten başladığını  bilmelidir.

Mürebbi, ilmin yanında adap öğretmelidir.

Mürebbi yetiştirdiği insanda selim bir vicdan inşa edebilen ve ahlak şuuru verendir. Bu da Kur’an bağlantılı bir disiplinle tüm hayatımızı, hareketlerimizi ve uzuvlarımızı kontrol altına almak suretiyle gerçekleşebilir. Kalbe yerleştirilen bu terbiye ve iman gücü sayesinde sınırları çiğnemeyecek; hayatını, uzuvlarını haramlarla kirletmeyecek kişiler yetiştirmek de terbiyecinin nihai hedefi olmalıdır.  Çünkü kalpteki iman hâkim olma gücünü kaybederse bütün uzuvlar kontrolden çıkacak ve haramlarla bir araya gelmek çok kolay hale gelecektir.

Bir yaprağın bile hareketlerinden haberdar olan Allah Teâlâ’nın yeryüzüne halife olarak gönderdiği insanın eğitim ve terbiyesini üstlenen, onu şeytanın ve nefsin tuzaklarından korumak ve salihler arasına dâhil etmek için çaba gösteren birinin bu samimi gayretlerini karşılıksız bırakması düşünülemez. Eğer terbiyeci Allah’ın kendisini gördüğü, kendisiyle beraber olduğu şuuruyla faaliyetlerini gerçekleştirir, Allah’ın yarattığı insanı O’na yöneltmek için verdiği bu mücadelenin kutsal bir mücadele olduğunun farkında olursa Allah’ın yardımı muhakkak tecelli edecektir. Allah’ın yardımı olmadan elini dahi hareket ettirmekten aciz olan bir insanın, yine O’nun yardımı olmadan başka bir insanı terbiye edemeyeceği kuşkusuz bir hakikattir. O halde terbiye ancak Allah’ın her an izlemesi, takibi ve yardımıyla beraber olduğunu bilen ve bu şuurla yaşan bir mürebbi ve Kur’an’ın onayından geçmiş, Kur’an’la şekillenmiş bir usul ve metotla gerçekleşebilir, amacına da ulaşabilir. Unutmayalım, Efendimiz (sav)’in 23 yıllık peygamberlik hayatının yarıdan fazlasını kapsayan Mekke dönemi yalnızca Allah, ahiret ve risalete imanı inşa etmek amacıyla nazil olan ayet-i kerimelerin gölgesi altında geçmiştir. O halde her işte olduğu gibi eğitimde de ilk adım, imanı sağlamlaştırmaktır.

Bugün toplumuzda en büyük eksiklik, bahsettiğimiz bu vazifeleri yerine getirebilecek, bu bilinç ve şuuru taşıyan mürebbi  yokluğudur.

İnsan yetiştirmek ve terbiye etmek, Kur’an-ı Kerim ve sünnetle alakalı olduğundan ‘evladiyelik’ olarak tarif edebileceğimiz ve kıyamete kadar en sıcak gündemimiz olacak bir mevzudur.

Mürebbi terbiye de nelere dikkat etmelidir?

Terbiyeci, etrafına müspet enerji tevzi eder. Zira o, aldığı ilmi, salih amellerle buluşturma gayreti içinde olan bir Müslüman olarak bu enerjiyi taşımaktadır ve bunu çevresindekilere, hassaten eğitimi altında bulunanlara aktarma mesuliyeti vardır. Taşıdığı potansiyel güç olan müspet enerjiyi muhatabına intikal ettiremeyen eğitimci, eğitimi ve insan yetiştirme hedefini gerçekleştiremeyecektir.

Mürebbi, kendisine emanet edilen her bir talebenin istikbalin zirve şahsiyetlerinden biri olabileceği ihtimalini muhakkak göz önünde bulundurmalıdır. Eğitimci uhdesine aldığı gençlerin ileride yeryüzünün ıslahı için çalışacak kimseler olabileceği inancıyla kendi ufkunu genişletmediği müddetçe İslam âlemi için numune şahsiyetler yetiştirmesi de mümkün olmayacaktır.

Kusursuz talebe isteyen muallim, kusursuz bir eğitimci olmak zorundadır. Hassaten her talebenin ilk muallimi olan anneler çocuklarında gördükleri olumsuz ve negatif özelliklerden şikâyet etmeden evvel kendilerindeki menfi yönleri fark etmeli ve çocuklarının düzelmesini istiyorlarsa öncelikle kendi eksikliklerini ıslah etmelidirler.

Merhum Mehmet Akif Ersoy “Muallimim diyen olmak gerektir imanlı; edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı…” demiş ve eğitimcide bulunması geren bu dört temel özelliği veciz bir şekilde ifade etmiştir. Bu dört özelliğin bünyesinde cem olmadığı, iyi ile kötüyü tefrik etme özelliği olan vicdandan yoksun kişiye eğitimci, muallim veya mürebbi dememiz ise imkânsızdır.

Mürebbinin kalitesi yetiştirdiği talebe ile ölçülür. Bu nedenle insan eğitimiyle meşgul olanların iki özelliği olması gerekir:  Örnek ve rehber olmak.  Muhataplarına karşı örnek ve rehber kimliğe sahip olmayan bir eğitimcinin insan yetiştirmesi, toplumu eğitmesi muhaldir. Zira gönderilen tüm Peygamberler bu iki kimlikleri ile tebliğ ve irşad vazifelerini sürdürmüşler, insanları terbiye etmişlerdir.

Taşıdığı bu Peygamber mesleğine ciddiyetle yaklaşmayan, görevlerini hakkıyla yerine getirmeyip, mesuliyetinin gereğini yapamayan  eğitimciler, bir muhataplarının dahi kendi ihmalkârlıkları nedeniyle Benî Âdem kütüğünden silinip, şeytanın kütüğüne yazılmasına sebep olurlarsa, bunun ahirette ödenmesi çok zor bir vebal olduğunu unutmamalıdırlar. Özetle; bünyesinde koca bir çınar olma potansiyeli taşıyan talebesini bir metre boyunda çalı olarak yetiştiren eğitimci, Allah katında bundan mesuldür, hesap verecektir

  Diğer Yazı Başlıkları

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bağış
Yap!