Yazar Makaleleri


 Abdullah Büyük


  Mürebbinin (Terbiyecinin) Vasıfları
Ekleme Tarihi: 26.08.2018

Bu yazıyı sesli dinlemek ister misiniz ? Üye girişi yapın

Mürebbi bilmelidir ki, şayet muhatabının yalnız cismine itibar eder ve bunu öncelerse, tarih sahnesinden kovulan Yahudi mantığının takipçisi olmuş sayılır. Zira onlar, maddeyi esas alarak, manayı yok sayıyor; manevî tekâmüle rağbet etmeyi, belki yalnız toplumdan tecrid edilmiş, sosyal kimliği olgunlaşmamış kimselere münhasır bir girişim olarak değerlendiriyorlardı.

Mürebbi, mümkün mertebe kısa cümleler kurmalı, hitap ettiği kitlenin anlayış seviyesini gözetmelidir. Yapılan devrimlerle kültür çıtası aşağılara çekilip, geçmişteki ilmî mirasıyla arasına setler konulmuş olan günümüz insanı, damak zevkine hitap eden bir bardak çayı yudumlarken uyuklamaz da, aklına ağır gelen bir konuşma dinlerken, yazı okurken uykusuna yenik düşer.

Vaiz, irşadçı, panelist, problemlere çözüm yolları getiren fakih ya da tebliğci, toplum için ayrı ayrı önem teşkil eder. Mürebbi, bunlardan hangisiyle muttasıf olmuş, sosyal sorumluluğunu bunlardan hangisi vasıtasıyla yerine getiriyor olursa olsun, dikkat etmesi icab eden; insanları Allah’a ve dinine çağıran her davetçinin de hizmet hayatının kilometre taşları haline getirmesi gereken dört temel mevzu vardır:

1. Manevî yükseliş: Tekâmüle müsait ve mütemayil olarak yaratılan insanın terbiyesinde, mana boyutu ihmal edilirse, şekilci ve ileriye götürücü olmaktan uzak, mücerred bir öğretim anlayışı ile karşı karşıya kalınır. Mürebbi bilmelidir ki, şayet muhatabının yalnız cismine itibar eder ve bunu öncelerse, tarih sahnesinden kovulan Yahudi mantığının takipçisi olmuş sayılır. Zira onlar, maddeyi esas alarak, manayı yok sayıyor; manevî tekâmüle rağbet etmeyi, belki yalnız toplumdan tecrid edilmiş, sosyal kimliği olgunlaşmamış kimselere münhasır bir girişim olarak değerlendiriyorlardı.

İlahî kudret, önce şeref verip yükselttiği insanın, daha sonra alçak hale gelen konumuna ve onun kendi kendini ittiği nefsinin karanlık kuyularına işaret sadedinde,  “ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ”  “Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.” (Tin, 95/5) buyurmaktadır. İnsanın dikey serüveni ve yükselişini anlatmak için “درج”, düşüş ve dibe inişini ifade için ise “درك” fiilleri kullanılır.

Manevî yükseliş, kişinin yalnızca seccadesi üzerinde yaşayıp, hayatının diğer alanlarında ötelenen, sadece tarikat-tasavvuf düzleminde değerlendirilebilecek dar kalıplar içine hapsedilmiş bir mevzu olmayıp; iktisadî, maddî, siyasî pek çok yansımaları olan, çok yönlü bir terakkidir. “Bakma kalıbına, dikkat et kalbine!” düsturu iktiza eder ki, muhatabın dış görünüşüne, kılık kıyafetine takılmaksızın, her insanı müstakil bir değer ve büyük bir nimet olarak görmelidir. Ancak böyle yapıldığında manevî yükseliş tahakkuk edebilir.

2. İslamiyet’i bilmek ve doğru olarak anlamak: Bilhassa “doğru anlama” bölümü, günümüz müslümanında sıkıntılı ve nakıs olarak cereyan etmektedir. Dinleme-okuma gibi yöntemlerle bilgi elde edilmekte, ne var ki anlaşılmamaktadır. Aslında dinleme ve işitme arasında bir ayrım yaparak, anlamayı sağlayan duymanın “dinleme” değil, “işitme” olduğunu söylemek mümkündür. Buna göre anlamak için, işitmek esastır.  Baygın gözlerle, dağınık zihinle anlatıcıyı takip eden birinin, anlamanın ilk adımı olan işitmeyi yerine getirdiği söylenemez.

Şu halde gözle görme ve kulakla işitme; bilgi sahibi olma neticesini hazırlayan iki mühim saiktır. Bilgi temin edildiğinde, geriye onu doğru olarak anlamak kalmıştır. Anlaşılmayan bilgi, kişi için sıkıntı sebebidir. Anlamaksızın yapılan dinleme ve okuma, sağlıklı birer bilgi edinme aracı olmaktan çıkar. Kurulan uzun cümleler, muhatabın sıkılıp uyuklamasına, dolayısıyla da anlamamasına yol açar. Mürebbi, mümkün mertebe kısa cümleler kurmalı, hitap ettiği kitlenin anlayış seviyesini gözetmelidir. Yapılan devrimlerle kültür çıtası aşağılara çekilip, geçmişteki ilmî mirasıyla arasına setler konulmuş olan günümüz insanı, damak zevkine hitap eden bir bardak çayı yudumlarken uyuklamaz da, aklına ağır gelen bir konuşma dinlerken, yazı okurken uykusuna yenik düşer.

Muhatabına aksiyoner bir ruh kazandırmak ve verdiği terbiyenin hedefine vasıl olmasını arzulayan kimse, mezkûr özelliklere sahip olup olmadığı hususunda kendisini test etmeli, eğitim anlayışındaki çarpıklıkları düzeltmeli, “İslamiyet’i bilme ve anlama” konusundaki vaziyetini teşhis için içe dönük muhasebelerde bulunmalıdır. Bizler biliyoruz ki, Allah Rasulü Kur’an’ı önce okuyor, ardından anlıyor ve inanıyordu. Bu hiyerarşik sıralama bozulduğunda, neticeye ulaşmak güçleşecektir. İnsan, anlamadığına iman edemez, neyi inkâr ettiğini bilmeden de tasdiki ehemmiyet kazanmaz.

3. Çağdaş din ve ideolojiler hakkında yeterli bilgi sahibi olmak: Ateizm, Darwinizm, Kemalizm, Kapitalizm gibi sonu “izm”le biten muasır akımlara ilişkin bilgi edinmesi, davetçi için zaruridir. Şayet bu tip felsefe ve dogmalara dair bilgi sahibi olunmazsa, tepki çekecek yersiz yaklaşımlara sebep olacağı gibi, tanımadan mücadeleye girişildiğinden haksızlık yapmak ve merhameti kaybetmek de kuvvetle muhtemeldir. “Batıl ideolojiler, günümüz gençliğinin beslendiği hem zehirli hem de temel gıdalardır.” dense mübalağa edilmiş olmaz. Bunların tanınması, mürebbi için bir zorunluluktur. Bilgi sahibi olmazsak, mantıklı bir savunma tezi geliştiremez, yersiz bir suskunlukla, susmayı kader haline getirir ve yapılanları seyretmek durumunda kalırız. İsrailoğulları, Firavun’u, Karun’u, Haman’ı tanıyor ve reddediyorlardı. Unutulmasın ki, Firavun öğrenilmeden Musa öğrenilmez. Elbette Musa’yı tanımak da, Firavun’u öğrenmek için mecburidir. Sıradan halk için mubah hükmünde olan batıl ideolojileri öğrenme hususu, davetçiler üzerine bir çeşit vecibedir.

4. Tebliğ metotlarını öğrenmek: Tüm hayatını, beyin, gönül ve beden gücünü davası uğrunda ortaya koyan davetçinin, tebliğ ve davet metotlarını, bunların araç ve gereçlerini öğrenmesi, üzerine vecibedir. Meşhur kuraldır: “Vusulsüzlük, usulsüzlüktendir.” “Bir hedefe vasıl olamamak, oraya nasıl varılacağı bilgisinden yoksun olmaktan kaynaklanır.”

Müslüman, her olgu ve nesneyi, hayatta durması gereken yere yerleştirmelidir. Buna göre toplumumuzun bütün meselesi, konuları önem sıralamasına göre taksim edip, layık oldukları kadar önemsemekten ibarettir denilebilir. Günümüzden 15 yıl öncesine kadar ülke insanı, sistem tarafından layık olduğu yere yerleştirilmemiş, daha doğru bir ifadeyle kendisine bir konum tayin edilememiştir. Dolayısıyla aşağılanması, itilip kakılması, yönetim ve idare alanlarında söz sahibi olamaması gibi doğal neticeler gözlenmiştir. Günümüze baktığımızda ise Müslüman şahsiyetin her sahada önü açılmıştır. Bu nimetlerin şükrü, ancak yaptığımız işin hakkını vererek yapmakla eda edilmiş olur. Eğitim alanında ise bütün imkanları seferber ederek numune insanlar yetiştirip    toplumun önüne koymak mürebbinin şükrü olacaktır.

Davet araç-gereçlerine gelince; gönül faktörünün davetçinin davasında en mühim desteği ve aracı olduğu unutulmamalıdır. Bir davetçinin asık suratla muhatabına hitap etmesi, caiz değildir. “Firavun’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha, 20/43-44)  Ayet açıkça göstermektedir ki, muhatabı nifaktan alıkoyan en temel araç-metot, davetçinin güler yüzü, yumuşak lisanıdır. Bu iki faktör göz ardı edildiğinde, en son teknolojik ürünlerden de istifade edilse, eğitim güdük kalacak, muhatap üzerinde tesiri de o nispette mukayyet olacaktır. “Kur’an hüzünle nazil oldu, onu okurken ağlayınız. Ağlayamıyorsanız, ağlar gibi okuyunuz,”  (İbn Mâce, İkametüssalah 176) hadisi muvacehesinde diyebiliriz ki, tebliğci bazen gönlünden gelmese dahi gülümsemesini, muhlis hallerini mukalliden yerine getirmelidir. Elbette bir mü’mine karşı duyulan muhabbet ve gülümseme isteğiyle, kâfire duyulan bir değildir.

Bilgi sermayesi ile kâra geçmemiş kimse, zamanla egoist olacak, kaprisli bir insan haline gelecektir. Sadece yüz kadar ayet/hadis bilgisine sahip bir kimse dahi, bu zihnî sermayesini kâra geçiremediğinde, tekâmülün tersi gerçekleşecek ve bilgisi onu zarara uğratacaktır. Netice itibariyle, gönül, zihin ve bedenin dâhil edilerek yapıldığı terbiye faaliyetleri, insan kazanma sebebi olmakta; eğitimini bu usulle icra edenler, tek kişi olarak geldikleri dünyadan binler haline dönüşerek ayrılmaktadırlar

  Diğer Yazı Başlıkları

Diğer Tüm Başlıkları Göster

» Yazarlarımız

» Bizden Haberler

» Videolar

» Makaleler

» Önerilenler

Faaliyet
Duyuru
Takvimi

Canlı Yayın
Tekrarı

Aile
Makaleleri

Üye Olmak
İstiyorum

Bağış
Yap!